Categories: Portre

Seda Dokumacı, hadi şaşırt bizi!

Alman gazeteci ve tarihçi Sebastian Haffner (asıl adı Raimund Pretzel) “Bir Alman’ın Hikayesi” kitabında “hiçbir şey ve hiç kimse insanları şaşırtamıyordu artık, şaşırmak çoktan unutulmuş bir duyguydu” diye yazmıştı. Üstelik dünya savaşını iliklerine kadar yaşamış biriydi. Ben ise ondan 35-40 yıl sonra, -hadi daha sakin bir evrende diyelim- yine bir gazeteci olarak hemen hemen her gün “artık bunu da gördüm ya, hiçbir şeye şaşırmam” deyip, her seferinde güne yeni bir şeye şaşırarak uyanmanın yorgunuydum.

İşte bu duygu yorgunluğuyla Seda Dokumacı’ya dair okumalar yaparken, fark etmiştim ki, o da bir “şaşırtma” heveslisiydi. Önce kendini, sonra herkesi! Çarpıcı siyah-beyaz dev portreleri, derin göz detayları, gizemli işaretleri, şaşırtıcı çizikleri izleyende hayranlık uyandırsa da yetmiyordu ona.

Şaşırtmamak için kimseyi, sürüp giden “şeyleri”, şeylerin ilişkisini, alışverişini bozmamak için saklamalıyım kendimi. Çünkü biliyorum derin deneyimlerle, şaşırmak saldırının ilk adımıdır. Saldırıya ayarlı varlıklar, neşeyle anlamak için bir neden değil, saldırı için bir işaret sayarlar şaşılası olanı.

Ece Temelkuran – İç Kitabı

Onun şaşırtma hevesini ilk olarak resimlerini yaktığı videolarda fark etmiştim. Çılgınca bulmuş, yine de canım yanarak heyecanla izlemiştim. Yani düşüncesi her neyse, işte onu başarmıştı.

Bunu o; “izleyiciye resimleri yakarak günlük hayatta karşılaşamayacağı bir duygu aktarımı yaratmak, bir noktada sanatın yok olmasının, sanatın kendisi hâline geldiğini anlatmak” olarak açıklıyordu.

Yani, günümüzde her şey izleyici ile etkileşim içindi…

Bu bir bakıma doğru olabilir, bilmiyorum! Ama tüm bunlar onu gerçeğe yaklaştırmanın bir yolu, dünyayla kurabileceği gerçek bir bağ veya sadece kişisel bir ihtiyaç gibi görünse de tek bir isteği var, o da her projesinde önce kendini, sonra izleyenleri şaşırtmak.

Gözler ona yanıt verecek bir bakış ister…

“Galiba yakmadığı resimlerle ile de sergi açıyordur” diye düşünmüştüm ki, öyle oldu. Yanlış hatırlamıyorsam ilk olarak 2018’de Contemporary Istanbul’da, sonra da en son Loft Art’ta katıldığı karma sergi “Dualite” ve Artweeks İstanbul’da görmüştüm eserlerini.

İlk dikkatimi çeken, -daha doğrusu- hissettiğim duygu şöyle bir şeydi: Bir izleyen olarak ben değil de sanki daha çok onun portrelerindeki gözler beni takip ediyordu.

Susanna Tamaro “Yüreğimin Sesini Dinle” de şöyle der: Gözler dünyaya açıldığı andan itibaren tek bir şey ister, ona yanıt verecek bir başka bakış.

O yanıtı izleyici mi, yoksa onun portrelerindeki gözler mi veriyordu, emin değildim! Telefon galerimde de sayısı hayli fazla olan Seda Dokumacı’ya ait portre ve gözlerde hüzün vardı, acı sinmişti birçoğuna, belki utanç, belki başka bir çok şey ama şuna emindim ki, bir şeyleri ele vermek ister gibiydiler.

“… gözlerini ta içinden, iyice gördü. Geceleyin denizlerin derinliği gibi hem kapkaraydı, hem de yine o derinlik gibi siyah ve nemli bir nurla parlıyor; koyuluğu, kuytuluğu gönlüne latif bir uyku başlangıcı gibi rahatlık duyuruyordu. Bu gözler dinlendirici, yumuşak ve bir yaz ikindisinde panjurları indirilmiş bir oda kadar sükûnet vericiydi: İnsana temiz bir yatağa uzanmak, tatlı düşüncelere dalmak, güzel şiirler ve besteler dinlemek, çiçekler koklamak ve teması zevkli bir şeyler okşamak arzusu veriyordu.

Refik Halid Karay – Dişi Örümcek

O, tüm bu cevaplayamadığım soruları şöyle yanıtlıyordu: “Gözler her zaman benim başlangıç noktam; ham, duygusal bir varlığa bir giriş gibi. Çalışmalarımı farklı kılan şey, yüzeyi çizme şeklindeki ayırt edici tekniğim. Bu süreç, yalnızca sanat eserinde değil, aynı zamanda kendi içimde de öyle…”

Zaten resme geçerken de, önce gözleri netleyip gerisini umarsamadığı fotoğrafçılık günlerinden kalma alışkanlığını sürdürmüş… Yani özetle, her şey tuvalin ortasına iki göz çizince başlamış…

Kendi deyimiyle gözler onun eskizi. Tek bir göz bile tuvalde oturmuşsa, içine sinmişse resmin tamamını görebiliyor artık. Gerisi mi? Kalan kısmı en kolayı, hatta resme bitmiş gözüyle bile baktığı oluyormuş!

Dışarısı kalabalık ama o içeride tek başına!

Bir koleksiyoneri ona satın aldığı portresi hakkında, “modum nasılsa, portre de o moda giriyor!” demiş. Ben de ressam olsam, resimlerimi kendim değil de, satın alanların ya da izleyenlerin savunması daha çok hoşuma giderdi doğrusu… Bu konuyu konuşurken fark ettim ki, resimlerinin insanlara yoldaşlık yapıyor olması, fark ettirmek istemese de onu mutlu ediyor.

Duygularını açığa vurmadan anlaşılmak istenen bir tarafı da var Seda Dokumacı’nın. Bu duruma yine şiirsel yaklaştığından, üstüne fazla gidemiyorum:

“Hem yalnız olmak istersin hem de birileri yanına gelsin istersin ya, onun gibi bir şey. Mesela ben dışarıda kalabalığın sesini duyarken, içerde tek başıma olmayı çok severim. Ben içerdeyim ama orada da birileri var. Böyle bir his işte.”

Zorlamayı da, zorlanmayı da seviyor…

Portelerinde çoğunlukla tercih ettiği siyah beyaz renk seçimini, duyguyu en saf haliyle damıtma arzusuna bağlıyor. Boyutların devasa olmasını ise tahmin edersiniz ki, bizi-sizi, en başta da kendini heyecanlandırma isteğinden kaynaklanıyor. Zaten açıklaması da bu yönde: “Onları öyle yan yana gördüğümde doğrusu etkileniyorum ve yenileri için daha da iştahlanıyorum.”

Zorlamayı da seviyor Seda Dokumaca. Sonuçta hepimiz yüksek tavanlı evlerde, şatolarda oturmuyoruz. Diyelim ki, daha küçük bir evde yaşıyoruz ve bir Dokumacı eserine talip olurken şartlar nedeniyle kendisinden 5-10 santimlik rica da bulunuyoruz! Mümkün değil, yapmıyor ya da yapamıyor!

Öğreniyorum ki, yaşanmışlıklar da var: Mesela bir koleksiyoneri evinde kartonpiyeri kırdırmış. İşte camlar sökülmüş, bin bir zorlukla içeri sokulmuş. Tüm bunlar yaşanırken onun yaşadığı heyecanı varın siz düşünün!

“Hayatımda karşıma çıkan insanlardan bana geçen duyguları açık yüreklilikle kabul ederek yalın bir şekilde işlerime yansıtmaya çalışıyorum. Tüm bu süreçte, aslında kendi duygu durumuma en yakın kişisel ifadeyi, en iyi portreler yoluyla ortaya çıkarabileceğime inanıyorum.”

Seda Dokumacı

En son beğendiğim portesinde, -kendine özgü- gizemli alfabesiyle şöyle yazıyordu: Seninle ben aynı salıncakta gibiyiz…

“Umarım öyle olur” temennisiyle yazıyı sonlandırıyorum.

Çünkü ona soracak daha şeyim var:

Okul yıllarındaki ani değişimleri, izlediği bir filmden etkilenip girdiği dizi setlerini, yer aldığı Türkiye’nin ilk kadın ressamlarından Mihri Rasim Müşfik’in hayatına odaklanan “Kim Mihri” projesini, tarihi Ali Paşa Hanı’nda atölyesini, resimlerine hakim olan kazıma tekniğini, İngiltere’ye gitme hayallerini…

İşte tüm bunları bir salıncakta, olmadı kenarındaki bir banka oturup konuşmak umuduyla, ona diyorum ki: Seda Dokumacı, hadi şaşırt beni!

UNSEEN, Mardin
Yönetmen: Turgut Çetinkaya

Projeler:

2014 / “Bazaart” – Group Exhibition / Chalabi Art Gallery
2018 / “Contemporary Istanbul” – Group Exhibition / Group Medya
2021 / “UNSEEN I” – Solo Video Project / Fujifilm Global
2021 / “Environment and Stray Animals Association” – Group Exhibition / Feriye Palace, Istanbul
2021 / “Contemporary Art Projects USA” – Virtual Group Exhibition
2023 / “UNSEEN II” – Solo Video Project / Istanbul
2024 / “YAS” – AI Project / Zenger Agency, Istanbul
2024 / “Inner Dialogues” – Private Studio Exhibition / Istanbul
2025 / “Artweeks – Solo Edition” – Group Exhibition / The Ritz-Carlton Residences, Istanbul
2025 / “Dualite” – Group Exhibition / Loft Art, Istanbul
2025 / “Affordable Art Fair Hampstead” – Group Exhibition / ACT Contemporary Art Gallery, London

Yaklaşan Projeler

2025 / “Expansion of Home” – Solo Exhibition
2025 / “The Portrait of Istanbul” – Long-Term Independent Project
2025 / “ECHOES OF THE FUTURE” – Group Exhibition / London Espacio Gallery

Kürşat Okutmuş

Journalist Author. TV News Editor.

Share
Published by
Kürşat Okutmuş

Recent Posts

Güncel Fotoğrafa Panoramik Bir Bakış

Türkiye'deki güncel fotoğraf ve mercek tabanlı sanata dair tematik bir anlatı sunmayı amaçlayan "Panorama: Hayaller…

5 ay ago

Berlin’de Sahne Bizim Hikayelerin

Berlin'de Türk gecesi! Berlin Film Festivali’nde İlker Çatak’ın ‘Sarı Zarflar’ filmi, ‘Altın Ayı’ ödülünü kazandı.…

5 ay ago

Zamansız bir Karadeniz anlatısı: Loidevilla

Doğa, keşif ve sadeliğin yanı sıra deneyime de önem verenlerin Karadeniz'de yeni rotası Loidevilla, bir…

5 ay ago

‘İsimsiz Eserler Mezarlığı’ Slamdance’te yarışacak

Melik Kuru’nun yazıp yönettiği "İsimsiz Eserler Mezarlığı", Tallinn Black Nights Film Festivali’ndeki dünya prömiyerinin ardından…

5 ay ago

‘Kurtuluş’ dünya prömiyerini Berlinale’de yaptı

Emin Alper'in son filmi ‘Kurtuluş’, dünya prömiyerini 76. Berlin Film Festivali’nin Ana Yarışma bölümünde gerçekleştirdi.…

6 ay ago

Sanat Tarihi Derneği’nden 11 Dalda Ödül

İlk kez düzenlenen "Sanat Tarihi Derneği Ödülleri 2025" sahiplerini buldu. Sanat tarihi ve temas hâlindeki…

6 ay ago