Yıl 1876…
Sultan Abdülaziz’in ardından tahta çıkan 5. Murad, saraydaki entrikalara ve iktidara gelmesiyle patlak veren cinayetlere dayanamadığından saltanatının henüz üçüncü ayında ağır bir depresyon geçirir. Dönemin önemli hekimlerinden Avusturyalı Liedersdorf, dinlendiği takdirde birkaç haftaya kalmadan eski sağlığına kavuşacağını söylese de önerileri dikkate alınmayacaktı. Murad tahttan indirilmiş ve bütün ailesiyle birlikte Çırağan Sarayı’na kapatılmıştı. Yirmi sekiz yıl boyunca tutsak yaşamış, yeniden tahta çıkmak amacıyla bir komplo düzenleyeceğinden korkan kardeşinin tuttuğu adamlar tarafından sürekli olarak gözetlenmişti. Saraya hapsedildiğinde otuz altı yaşındaydı ve buradan ancak öldüğünde kurtulabilmişti.
Kenize Murad, büyük bir ilgiyle karşılanan “Saraydan Sürgüne” adlı uzun soluklu kitabında ailesinin dramını anlatmaya böyle başlıyor. V. Murad’ın torunu Selma Sultan’ın kızı; Osmanlı’nın yaşayan son kuşağını temsil ediyor.
Henüz 1 yaşındayken kaybettiği annesini bulmak, onu daha iyi tanımak için sarılmış bu işe. Uzun yıllardır bazı Fransız dergilerinin Ortadoğu muhabirliğini yapan Kenize Murad’ın, tıpkı ailesi gibi oldukça heyecanlı bir hayat hikâyesi var. Ailesinden daha özgür bir hayat…
Annesi Selma Sultan’ın tutsak olarak büyüdüğü Çırağan Sarayı’nda buluştuk Kenize Murad’la. Görüşmemiz boyunca, sarayın her detayını dikkatle incelediğini gözlemledim. Duvarlardan, kapılardan yardım ister gibiydi, bir şeylerin izini sürebilmek için. Kimi zaman duygulandı, gözleri doldu… Kimi neşelendi, bu durumun keyfini çıkardı…
Amaç bir tarihi roman mı yazmaktı yoksa ailenizin izlerini sürmek mi? Yazarken, araştırırken nefret, öfke… Böyle duygular yaşadınız mı?
Hayır yaşamadım, sadece tarihi bir olayı yansıtmak istedim. Sosyoloji okudum ve politik bir gazeteciyim… Lübnan Savaşını, İran devrimini gördüm ve de yaşadım. Deneyimlerimi, birikimlerimi bir kitaptan yansıtmak isteyişimin yanı sıra, bir de özel bir sebebim vardı tabii ki… Bir yaşında kaybettiğim annemi bulmak, onu tanımak, onu anlamak…
Kitap ne kadar gerçek?
Ana olayların hepsi gerçek, ama perde ve kapıların ardında olmadığım için, takdir edersiniz ki, o kısımları ve diyalogları ancak hissederek, anlayarak yazmaya çalıştım.
Türkiye’den uzakta yazmak zor olmuş olmalı… Gerekli argümanı ve dokümanları nasıl edindiniz?
Eğer 10 yıl önce Türkiye’ye gelmiş olabilseydim, ortaya daha başka bir şey çıkabilirdi. İyi anlamda söylüyorum bunu. İstanbul’a geldiğimde ne yazık ki canlı tanık bulamadım, o dönemi yaşamış bütün insanlar ölmüştü. O yıllara ait bütün arşivi taradım. O dönem çıkan gazetelerin bir çoğunun, gerçekleri yansıttıklarını söyleyebilirim. Mesela Hindularla Müslümanlar arasında bir çatışma var ve ben bu çatışmayı gazetelerden öğrendim. Annemi o çatışmanın içine alarak, bir kurgu yapmaya çalıştım.
Araştırıp bulduğunuz dokümanlar arasında, kitaptan uzak tuttuğunuz, yer vermediğiniz bilgiler oldu mu? Neticede aileniz…
Bu duygulara takılıp, bu sesler arasında kalmış olsaydım ortaya böyle bir kitap çıkmayacaktı. Bu kitap aynı zamanda bir dönemi anlattığı için edindiğim bütün bilgi ve belgeleri romanın satırları arasına aldım. Ne hanedanlığı karalayan tarafın etkisinde kaldım, ne de göklere çıkaranların… Duruşum ortada idi ve ortadan gördüklerimi yansıttım. Bu kitap Türkiye içinde bir ilktir.
Kitabı yazarken annenizi tanımaya, anlamaya çalıştığınızı söylediniz. Bulabildikleriniz kadarıyla annenize ne kadar benziyorsunuz? “Evet, ben onun kızıyım” dediniz mi?
Kitabı yazarken annemin hep bir yerlerden beni izlediğini, bana yol gösterdiğini hissettim. Bazen anlayamadım onu, zorlandım; acılara ve her şeye rağmen aile bütünlüğünü sağlamaya çalışmasının; liderlik vasıflarından ötürü mü yoksa duygusallığının eseri mi olduğunu tam olarak anlayamadım. Tabii karşılaştığım bir çok bilgi sonrasında ‘evet, ben de bir çok yönüyle annemin kızıyım’ diyebildim.
Acılar, tutsaklık, sürgün derken sonuçta oryantalist davranabilirdiniz… Ajitasyonun farklı bir alıcısı var çünkü… Belki de bu sayede daha büyük bir ses getirebilirdiniz!
Kesinlikle oryantalist bir bakışla yazmadım. Bu duyguyu hiç hissetmedim bile. Sorunuzu iyi anladım; mesela Salman Rüşdi değil mi? Bilmiyorum, ben hiç kimsenin bir topluluğa bu kadar yüklenmeye, hakaret etmeye hakkı olduğunu düşünmüyorum. Sanat, edebiyat adı altında her şeyi yazabilirsiniz, fakat bu yolu seçtiğinizde isimleri değiştirmek zorunda kalırsınız ve bu da gerçek bir tarihi kitabı olmaz.
Paris’te doğdunuz ve Avrupa’da yaşıyorsunuz. Kendinizi nasıl hissediyorsunuz? Avrupalı mı yoksa Osmanlı mı?
Kendimi Avrupalı hissetmiyorum. Ve doğrusunu söylemek gerekirse, Avrupa’da kendimi biraz yabancı hissediyorum. Entelektüel açıdan bakarsanız tamamen bir Fransız’ım, kalbi ve duygusal olarak ise kesinlikle Avrupalı değilim.
İstanbul’da, Çırağan’da olmak nasıl bir duygu?
Bilmiyorum, bunu fazla düşünmek istemiyorum herhalde. Garip işte. İstanbul’a ilk geldiğimde 28 yaşımdaydım, burada bulunan sadece iki teyzem vardı. Diğer insanlar beni Fransız turist sanıyorlardı. İlk defa Topkapı Sarayı’na gitmiştim, her yere dokunmak, her şeyi koklamak istemiştim, hatta ağlamıştım. Fakat oradaki görevliler hiç bir şeye dokunamayacağımı iletmişlerdi bana, ben de çaresiz bir şekilde, sadece izlemiştim. Bir anımı anlatmak isterim: Padişah resimlerinin bulunduğu kısımdayım; büyük babam olan V. Murad’ın resminin önünde durarak bu adam böyle değildi, bunlar doğru değil diye söylenmiş, rehberlerle tartışmaya girmiştim. Rehber baktı ki olmayacak, “Siz nereden biliyorsunuz?” diye sordu. Bunun üzerine ben de bu benim büyük dedem dedim. Diğer rehberler de geldi bunun üzerine, elimi öpmek istediler, işte o an kendimi evimde hissetmiştim.
Vatandaşlık alamadığınız, reddedildiğiniz bir dönem yaşadınız… Neler yaşandı o süreçte?
5 yıl önce Türk vatandaşlığı aldım. Dediğininiz gibi başta çok komiktir, reddedildim. Başvuruyu yaptığımda Ankara’daki diplomatlar tarafından kabul edilmedim. Bir sebep yoktu aslında. Ben de anlayamamıştım. Murat Bardakçı bu olayı kamuoyuna taşıdı ve bu problem öyle aşıldı. Herkese verilirken bana verilmemesine çok üzülmüştüm.
Avrupa’da, yazılarınızın başınızı ağrıttığını duyduk… Tehdit edildiğiniz söylendi? Bunlar doğru mu?
Yazıldığı gibi Asala’dan bir tehdit almadım. Kıbrıs Rum kesiminden böyle şeylerle karşılaştığım doğru. Mesela Türk askerlerinin Kıbrıslı kadınların ırzına geçtiği iddia edildiği zaman yazdığım yazılar sonrasında; aslında bu iddianın bizim kadınlarımızın başına geldiğini, bizim kadınlarımızın daha çok içlerine kapanık olduğundan bunun ortaya çıkmadığını ve bu durumun da bazı gerçeklerin üstünü örtemeyeceğini yazmıştım. Binlerce telefon ve tehdit geldi. Ermenilerden gördüğüm tepki ise şöyleydi; soykırım iddialarına başladıkları dönem onlara tarihi iyi okumaları gerektiğini yazmıştım. O yazılarda tepkiyle karşılanmıştı ama yazıldığı gibi Asala tarafından tehdit edilmedim.
Avrupa’da yaşayan Türklerle ilişkileriniz nasıl?
Fransız-Türk Dostluk Derneği’ne üyeyim. Hatta bir ödül aldım bu dernekten. Dernek vasıtasıyla zaman zaman bir araya geliyoruz.
Babanızla da çok geç yaşlarda tanıştınız. Diyaloğunuz nasıldı?
Evet, 21 yaşında tanıdım babamı. Sonra onu da kaybettim. Çok sonra tanışmış olmamıza rağmen normal ve iyiye yakın bir ilişkimiz oldu.
Hanedanlık devam ediyor olsaydı, belki de çok farklı hayat yaşıyor olacaktınız… Bunu düşündüğünüz oluyor mu?
Hayır. Ben hayatımdan mutluyum. Tabi ki devam etmiş olsaydı çok şatafatlı bir hayatım olacaktı fakat şimdi de gazeteciyim ve oldukça hareketli, heyecanlı bir hayat yaşıyorum, onun için de bulunduğum konumdan mutluyum. Üzüntüm sadece şu; İstanbul’un eski dönemini ve güzelliğini özlüyorum sadece. Çünkü her geçen gün, İstanbul’un solduğunu gözlüyorum. Her geldiğimde bu durumu daha fazla hissediyorum. Bu da beni fazlasıyla üzüyor. Geçmişten kalan eserler korunmaya çalışılıyor ama bence yeterli bir hassasiyet yok. Neyse ki Boğaz yerinde ve bu güzelliği kaldırmak da pek öyle kolay değil!
Yeni dönem Fransız yazarlarını takip ediyor musunuz, nasıl buluyorsunuz? Türkiye’den takip ettiğiniz yazarlar var mı?
Çok iyi bulduğumu söyleyemem. Avrupa’da artık çok küçük şeylerden yola çıkılarak kitaplar yazılıyor; küçük sorunlar, dar ilişkiler, kısır döngü konular vs. Yeni kuşak Fransız yazarlarının, mesela Güney Amerika edebiyatı kadar büyük ve evrensel sözler söylemediklerini söyleyebilirim. Avrupa edebiyatı giderek geriliyor ve bence her geçen gün içerik açısından küçülüyor. Türk yazarlara gelince, zaten Avrupa’da yayınlanan fazla Türk yazar yok biliyorsunuz. Latife Tekin, Orhan Pamuk, Nedim Gürsel, Hıfzı Topuz, bunlardan bir kaçı… Ayrıca Tülay Germa’nın çalışmalarını da çok iyi takip ediyorum…
Yeni bir kitap üzerinde çalışıyorsunuz… Biraz bahsedebilir miyiz?
Rusya’da, Tataristan topraklarında geçen gerçek bir hikâyeden yola çıkan bir kitap yazıyorum. Müslümanları anlatan ve orada Stalin’e karşı ayaklanmış bir kahramanın hikâyesini anlatıyorum.
Öncelikle bu samimi görüşme için teşekkür ediyorum. Son bir soru: Sohbetimizin başında Fransızca bilmiyor oluşumu biraz yadırgadınız sanki! Yanılıyor da olabilirim! Türkçe bilmiyor oluşunuzu yadırgamam sizin için sorun olur mu?
Böyle sıkıştıracağınızı bilsem yapmazdım! Bunun tek açıklaması var, o da sürgün edilmiş olmamız. Yoksa bugün bende sizler gibi Türkçe konuşabiliyor olacaktım. Annem ben 1 yaşındayken öldüğü için, ondan da Türkçe öğrenme şansımı yitirmiştim. Belki yaşamış olsa, bu açığım da olmayacaktı. Ailede herkes Türkçeyi iyi konuşurken, ben özel bir vakayım; Paris’te büyümem en büyük sebep sanırım.
Türkiye'deki güncel fotoğraf ve mercek tabanlı sanata dair tematik bir anlatı sunmayı amaçlayan "Panorama: Hayaller…
Berlin'de Türk gecesi! Berlin Film Festivali’nde İlker Çatak’ın ‘Sarı Zarflar’ filmi, ‘Altın Ayı’ ödülünü kazandı.…
Doğa, keşif ve sadeliğin yanı sıra deneyime de önem verenlerin Karadeniz'de yeni rotası Loidevilla, bir…
Melik Kuru’nun yazıp yönettiği "İsimsiz Eserler Mezarlığı", Tallinn Black Nights Film Festivali’ndeki dünya prömiyerinin ardından…
Emin Alper'in son filmi ‘Kurtuluş’, dünya prömiyerini 76. Berlin Film Festivali’nin Ana Yarışma bölümünde gerçekleştirdi.…
İlk kez düzenlenen "Sanat Tarihi Derneği Ödülleri 2025" sahiplerini buldu. Sanat tarihi ve temas hâlindeki…