Soğuk bir gün, hafif yağmur çiseliyor. İstanbul’u ve boğazı özlemişim. Vapur sakin. İki genç müzisyen, daha önce hiç duymadığım bir şarkı çalıyor. Müziğin ritmi duraksayan hayat ile uyumlu. Kulağım onlarda, boğazdan gelip geçen gemileri izliyorum. Bu sakinliği yaşarken, düşünmek için hiç bu kadar zamanımız olmamıştı diye düşünüyorum. İnsanın, bireysel birikimi ile kişisel felsefesini yapma dönemi olsa gerek… İnsanlık zor bir sınavın eşiğindeyken, sürecin getirdiği dinginliği sevip sarmalamam hoş değil farkındayım!
Anadolu yakasında buluşacağım isim, tüm tecrübe ve birikimini doğduğu topraklara taşımış, bir Anadolu insanı… Hayatının önemli bir kısmını kurduğu Baksı Müzesi’nde, bir diğer kısmını İstanbul’da atölyesinde geçiren, onlarca projeyi hayata geçirmiş bir sanatçı. Hemen hemen molasız bir hayat sürdüğüne şahit olduğumdan, bu durağanlık onu nasıl etkiledi diye doğrusu merak içindeyim…
Pandemi sürecinde yaptığımız telefon konuşmalarını bir araya toplamak için sonunda sözleştik ve atölyesinde bir araya geldik. Konuşacak çok şey birikmiş olmalı ki, uzun ve keyifli sohbetimizden, birbirini destekleyen iki ayrı bölüm çıktı.
İlk bölümde insanı, salgını, yaşanan kargaşayı, olası dönüşümleri konuştuk. İkinci bölümde ise yüzümüzü Anadolu’ya, Baksı’ya, pandeminin kıskacında kültür ve sanata çevirdik.
Gurbetten dönen babanıza sarılıp, ceketinin dikiş izlerine kadar sevdiğinizi anlatmıştınız bir sohbette. Yine bir özlem dönemi… Nasılsınız, neler yaptınız bu süreçte?
Ne yaptık, önce evlere kapandık, bir zaman sonra bu bir gerçeklik dedik ve kabul ettik. Gerçeğe karşı direnç, ancak bilinçle üretilebilir. İçinde olduğumuz durumun getirdiklerini aramaya başladık. Eski alışkanlıklarımızın dışına çıkınca hayatın tamamen durabileceği kanaati vardı. Zaman içinde gördük ki, aslında bu koşturma insanı daha iyi bir yere götürmüyor. Bu bir kalıp sadece. O kalıba uymak zorunda yetiştik ve de öyle gidiyoruz. Ama yaşamın başka kalıpları, başka imkanları da var. İnsan artık suni ortamlar içinde olmak istemiyor. Pandemi bize bunları gösterdi.
Boşluğa, durağanlığa verdiğiniz ilk tepki ne oldu?
Uzun zamandır cevapsız kalan sorular geldi gündeme. Kendimi sıfırlarken, ilk talebim yeniden okumak ve daha çok resim yapmak oldu.
Yapabildiniz mi?
İlginç yanı, kitaplarımı arıyorum, yoklar. Hepsini müzede oluşturduğumuz kütüphaneye taşımışız. Evde onları bulamamak büyük hayal kırıklığı oldu. Bir süre kızdım bu duruma ama hala okuma isteğimin olduğunu fark etmek keyifliydi. Ne olursa olsun, kütüphanem yanı başımda olmalıymış. Salonda, yatağımın baş ucunda, her yerde vardılar oysa… Bütün bu koşturmaca sırasında kalkıp gitmişler, haberimiz yok. Ama siz değil, daha çok koşuşturma ve güncel almış onları! Gün biterken, dönüp onlara bakacak enerjimiz kalmamış. Kitap gibi, aile, kent ve doğa da öyle…
Moral bozucu olmalı…
Başta evet. Ama bu soruları sormak ve arayış moral veriyor insana. Ve galiba bu içeri kapanma olmasa, bu soruları sormayacaktık. Evde çalışma alanım yok, onu farkettim. Malzemeler, boyalar… Ne var ne yok atölyeye taşımışım ama atölyeye de gidemiyorum… Nasıl bir boşluk! Hemen hanımdan izin aldım, salondaki büyük yemek masasını çalışma alanına dönüştürdüm. Malzeme olarak pandemi haberleri ile dolu günlük gazeteler var sadece. O gazetelerle insan portreleri ve masklar yapmaya başladım. Yapıyorum yapıyorum, ortaya endişeli yüzler çıkıyor! Aklımda öyle bir şey yok ama eldeki malzeme beni oraya götürmüş. Sonuçta gördüm ki, yaşama biçimimizi bazı nedenlerden dolayı yanlış yönlendirmişiz. Sanat, bir yaşama biçimi ise sanatçı; atölyesi, kütüphanesi, araç ve gereçleri ile iç içe yaşamalıdır diye bir bilinç oluştu yeniden. Zaman içinde daha geniş, daha rahat diye bazı değişikliklere gitmişiz ama hata yapmışız.
Ekmek pişirmekten, resim yapmaya bir sürü hobiler edindik bu dönemde. Balkonlar, teraslar şenlendi… Yıllardır ertelenen bahçeler temizlendi, hepsi mis gibi oldu…
Güzel oldu doğrusu. Bizim bahçede de bambular var. Farkına vardım ki, bu bambular çok hızlı büyüyor. Çünkü hiç o kadar uzun izlememişim bahçede olan biteni. Bizim ev bahçeden nasıl görünüyor diye merak ettim, çıktım bir baktım ki, ev görünmüyor, doğa coşmuş! Pandemi bize insan olarak kendimizi, çevremizi, ilişkilerimizi sorgulama şansı verdi, bu büyük bir şey aslında…
Sadece insanlar değil, galiba ülkeler de sorular soruyor…
Bir defa gördük ki, bu büyük güçler, küresel ekonomi, küresel kültür gibi şeyler, aslında çok da büyük değilmiş. “Aşil’in topuğu” gibi bunların zayıf bir noktası varmış, bir mikrop tehdit edip, hızlıca hepsini esir alabiliyormuş. Yeni durumun karşısında herkesin dayanıksız olduğunu gördük. O güçlerin zaman içinde, gerçek bir yaşam direnci oluşturamadığını gördük.
Bu bir hayal kırıklığımı?
Kendi içinde bir savrulma aslında. İnsanın zor durumda kalmasını izlemek tabi ki hayal kırıklığı. Ama genelinde hepimizi eşitlemesi bakımından, beklentinin çok üstünde bir etki yarattı diye düşünüyorum. Ekonomi bakmıyor, inanç bakmıyor, sınıfsal bakmıyor. Diyor ki, hepiniz insansınız. Ben de sizi tehdit ediyorum. İşte orada düşünmeye başlıyor insan: Daha yalın, daha insan odaklı hayatlar neden kurmadık? Ya da niye talep etmedik?
Büyük ve mega projeler bu süreçte anlamsızlaşıyor mu?
Çok da önemli değillermiş, onu gördük. İnsanın alanını daraltan projeler onlar. İnsan artık, “ben nerede daha çok insanım” diye soruyor kendine. Bireysel özerklik yeniden gündemde. Mega, büyük, sansasyonel… Bütün bunlar, insanı daha az meşgul edecek diye düşünüyorum. İnsan “bana yararı ne?” diye soracak. Kendi elimle zorlaştırdığım hayatı kolaylaştırmaya mı? O zaman kalsın, ben başa döneyim. Zor olmayana, yani yalın ve gerçekçi olana.
Merkez iyiden iyiye çöküyor yani…
Bu bir düşünme süreci. Kendimizi gruplar içinde daha emin hissettik ve hep merkezde olmaya çalıştık. Bu kadar sıkışmanın nafile bir çaba olduğu, sorun çözmediği ve mutlu etmediğini gördük. Merkezde var olma tutkusunun yerini “gitme eğilimi” alacak. Merkez önemini kaybediyor, çünkü başka yol kalmadı, görünen o. Bu mekânsal ve düşünsel geri dönüş, insanı en çok mahvettiği doğa var ya işte oraya, toprağa, üretime götürecek.
İnsana dair yeni bir Rönesans…
Evet, yeni bir rönesans. Başkasının olumsuz şartlarından kendisi için mutluluk arayan insan modeli biraz utanacak. Bu bir spekülasyon ama benim inancım bu. Bizim şu ana kadar gittiğimiz yol insanı yücelten bir yol değil. Sanata, felsefeye, şiire rağmen güç methiyesi düzen bir üretim modeli içinden geçiyoruz. Özneye yönelmek zorundayız.
Yasakları ve kısıtlamaları sormak istiyorum… Kimi bu önlemleri hayatına müdahale sayıyor! Bir grup insan ise dünya yansa umursamazlığa devam edecek gibi…
Köklü alışkanlıklarımızdan vazgeçme konusunda büyük bir sorunumuz var. Ki, bu sadece bizim değil, çağın insanının genel bir sorunu. Çünkü o yaşama biçimine karşı bir inanç var. Oralarda olmadan kendilerini mutlu hissedemiyorlar. Düğün, eğlence, ritüeller, bayramlar. O an gelince, alışkanlıklar her şeyi unutturuyor.
Ölüm korkusu da etkilemiyor galiba…
Etkilemiyor çünkü zihninde ne öyle bir ölüm ne de öyle bir hastalık tarifi var. Tarif yoksa, korku veya endişe de sınırlı oluyor. Bu öğrenmeyeceğiz anlamına gelmiyor, sadece ağır ilerliyor.
Bir aşılanma dönemi daha… Sanırım o korku ve endişeyi anımsıyorsunuzdur…
Çok iyi hatırlıyorum… Aşı konusunda yaşanan tartışmalar, o korkunun yansıması biraz da. Korksak da mecburen olurduk. Bugün de öyle olacak. Bakın insan bir şeye inanmak zorunda, o da bilim. Bilime güvenimizi kaybedemeyiz. Bir bilim kurulu varsa, verdiği karara inanmak zorundayım. Bilimi yok sayarsam, gerçekçi davranamam. Bilim insanının politika tarafından tek yönlü kullanılma arzusunu bir kenara bırakacak ve bilim insanlarına güveneceğiz. Bugüne kadar tüm aşılar, insanın salgın hastalıklar karşısında hep belli bir mesafe almasını sağlamıştır. Bilim insanı, git aşı ol, orada yaşam var, yaşama umudu var diyorsa, bu döngüde bilime öncelik tanımaktan başka bir şansımız yok diye düşünüyorum.
Bu süreçte çocuklar, gençler evlerde kayboldu adeta… Onların kaybı eğitim mi, geri kalmak mı, yoksa sadece zaman mı?
Eğitim sistemimize oldum olası kökten itirazım olduğunu söylemeliyim. Moda metotlara çok fazla alan açtık. Amerika’da, Avrupa’da şu yapıldı, bizde de şu yapılsın anlayışının getirdiği bir sürü değişiklik ve karmaşa. O karmaşada derinlik yoktu zaten. Okulda veya evde, hayatı reddederek, hayattan uzak tutarak, daha iyi bir yaşam kuramazsınız. Koruma üstünden giden bir durum var. Hiç bir rol verilmeyen çocuk talep eden konumunda. O da doğal olarak yaşamın merkezine doğduğunu öğreniyor. Onlar prens, prenses değil, insandır ve çok değerlidir. Onun için geleneksel model bir an önce devreye girmeli. Çocuklara teşvik edici roller verilmeli. Bizim kuşak risk almayı, cesur olmayı masal dinleyerek öğrendi. Onlar gitti, yerine bir sürü yeni yöntem monte edildi. Hayatla çocuk arasındaki ilişki koptu. O ilişkiyi yeniden kurmak zorundayız. Ve eğitim hakkı eşitlenmeli. Özel okullar, sadece yeteneklere açılmalı. Yalın, temiz, hatırlayan ve gelecek hayali kurabilen uygulamalı bir eğitime geçmek zorundadır hayat. Keşke bu durağan süreçte harcadığımız enerjiyi geleneksel modele geçiş için harcasaydık. Zaman olarak büyük bir fırsattı ve salgının sürdüğünü düşünürsek hala da öyle.
Uzaktan eğitim, bu da bir yeni… Sürece katkısı oldu galiba…
Tabi ki. Bu çağın bir imkanı, sonuna kadar kullanmak gerek. Süreç için olağanüstü. Sanal ortamda eğitim amaç olamaz ama şu an için araçlardan bir tanesi. Çünkü başka çare yok.
Sadece eğitim değil, artık her şey biraz uzaktan…
Gördük ki, oradan da yürüyebiliyor işler. Ben şimdi toplantıları oradan yapıyorum. Bu teknolojinin kölesi olmuştuk, pandemi sayesinde efendisi olmaya başladık galiba!
Fena da bir efendi olmadınız! Farklı platformlarda sürekli canlı yayınlardaydınız… Duygusu nasıl, alışabildiniz mi?
Doğrusu dijital ortam beni heyecanlandırıyor. Ama geriyor da! Sebebi de hala o aracı henüz kullanamayışım. Güven duygusu ancak hakimseniz size aittir. Bahsettiğiniz o canlı yayına giriyorum ama yayında mıyım emin değilim! Ve o alanda galiba kendimi biraz yalnız hissediyorum. Bir yere basmam gerekirse orası neresi gibi bir sürü sorun! Öğrendikçe galiba özgüvenim daha da artacak.
Herkesin sergilemek, yönetmek, göstermek istediği kendine özel bir dünyası var artık…
Meganın parçalanıyor oluşunun bir ayağı da burası. Mega iletişim de o alanda çöküyor. Özne artık kendi iletişimini kurmak istiyor. Ve dijital alan o imkanı veriyor. İnsanlar mega iletişimi yönetemediğinden, büyük olan artık hayatından çıksın istiyor. Madem benim bir hayatım var, o zaman o hayata başkaları değil, ben hükmetmeliyim diyor.
Denetimsiz, kuralsız ve sınırsız biraz…
Öyle. Ahlakı yok, cinsiyeti yok. Virüs gibi, sızabildiği her yere sızıyor. Ama çağın imkanıdır. Mega olanın parçalanmasını talep eden bir girişim. İnsan düne kadar pasif ve izleyici durumdaydı. Varlığını başkaları temsil ediyordu. Artık imkan var ve kendisini ifade etmesinin bir zorunluluk olduğunu düşünüyor.
İfade edebilecek mi?
Edecek. Çünkü düne kadar bunu yapamıyordu, ona “sen yapamazsın, gel büyük sistemin bir parçası ol” deniliyordu. Ama artık imkan var. İnsanlar yığın refleksinden çok, kendi ikna mekanizmalarını devreye soktu. Tüm dünyada; düşünen, hayal kuran ve kurgusu olan insanın yaşam karşısındaki talebi bu. “Kendimi kendim anlatmak, var olmak istiyorum” diyor. Kısaca mutlu olmak istiyor.
(Devam edecek…)
Türkiye'deki güncel fotoğraf ve mercek tabanlı sanata dair tematik bir anlatı sunmayı amaçlayan "Panorama: Hayaller…
Berlin'de Türk gecesi! Berlin Film Festivali’nde İlker Çatak’ın ‘Sarı Zarflar’ filmi, ‘Altın Ayı’ ödülünü kazandı.…
Doğa, keşif ve sadeliğin yanı sıra deneyime de önem verenlerin Karadeniz'de yeni rotası Loidevilla, bir…
Melik Kuru’nun yazıp yönettiği "İsimsiz Eserler Mezarlığı", Tallinn Black Nights Film Festivali’ndeki dünya prömiyerinin ardından…
Emin Alper'in son filmi ‘Kurtuluş’, dünya prömiyerini 76. Berlin Film Festivali’nin Ana Yarışma bölümünde gerçekleştirdi.…
İlk kez düzenlenen "Sanat Tarihi Derneği Ödülleri 2025" sahiplerini buldu. Sanat tarihi ve temas hâlindeki…
View Comments
Baksı Müzesi kurucusu Prof. Dr. Hüsamettin Koçan ile yaptığınız söyleşi derinlikli ve çok öğretici.
Teşekkür ederim.