Prof. Dr. Hüsamettin Koçan
Sanat tır ve sanat çadır projeleriyle çocuğa, kadına, Anadolu’ya dokunan Prof. Hüsamettin Koçan bu defa bir rüyayı hayata geçiriyor. Koçan, Bayburt sınırları içinde düşlediği müzenin geleneğin kaybolmasına direnç gösterebilecek bir nokta olacağı görüşünde…
Güncel not: Bu söyleşi, Baksı Müzesi henüz bir düşünceyken yapılmış ilk söyleşilerden biridir… Mart 2002
Depremin en acı şekliyle Türkiye’yi sardığı günlerde, sorumluluk bilincine sahip her birey gibi o da yapabileceklerinin peşine düşmüş, deprem acısının ortasına sanat çadırı kurmuştu. O çadır deprem korkusuyla sarsılan çocukların dalgın fırça darbeleriyle rengarenk olmuş, onları o kabustan uzaklaştırarak, yerini biraz olsun neşeye bırakmıştı.
Yine bir gün; sanattan olabildiğince uzak kalmış Anadolu’ya; toprak bacalı evlerin önüne kocaman bir tır yanaşmış; renkler, desenler, çizgiler, hayaller ve rüyalar sokaklara karışmıştı. “Sanat çadırı” düşüncesi de ona aitti, “sanat tırı”nın yönünü Anadolu’ya çevirmek fikri de…
“İnsan aslında, mutluluk resmindeki gülümsemeyi değil, hayattaki mutluluğu arar. Ressamlar iyi bilir bunu, ama resmedemedikleri de budur. Bu yüzden hayattaki mutluluğun yerine, görmenin mutluluğunu koyarlar…”
Hayallerine sıkı sıkı tutunmuş bir köy çocuğu Profesör Hüsamettin Koçan… Bu defa “ütopik” bir projenin peşinde… Türkiye’nin diğer ucunda, Bayburt’ta, doğduğu köy olan Bayraktar’a bir müze düşlüyor… Adı; Baksı Müzesi ve Halk Sanatları Araştırma Uygulama Merkezi.
Henüz maket kıvamında olan proje için Bonn Müzesi yöneticisi Dieter Ronte ve önemli bir diğer müzeci Dr. Ulsberge, projeyi, “Bizim çağımızda ancak bir sanatçının üretebileceği bir ütopya” olarak nitelendiriyor.
Ona “hayalperest”, projesine “hayal” diyenlere takılmıyor Koçan, aksine bu durumun keyfini çıkarıyor. İnsanların ütopya bulduğu bir projeyi hayat geçirecek olmak onu daha da heyecanlandırıyor.
Türkiye’de eşi benzeri olmayan bir müze hazırlığı bu… Peki, merkezi çok uzak bir bölgeye götürme fikri, hangi düşüncenin eseri?
Koçan’a göre her şeyin kendini merkezde var etme arzusu, entelektüel yaşamın yalnızca bu merkezlerde kapalı kalmasına neden olmuş ve bu durum tekrarlarla beraber kısıtlamaları peşinde getirmiş. Genel olarak entelektüel hayatın bir merkez takıntısı olduğunu düşünüyor sanatçı…
“Avrupa yakasından Anadolu yakasına geçmek bile büyük özverilere bağlı bir durum. Bu kadar dar bir alanda kendini var etmenin bir kısıtlılık olduğunu düşünüyorum. Biraz uzaklaşma güdümü lazım, uzaklaştıkça farklılıklarla karşılaşacağız, standartların dışında neler oluyor onları göreceğiz. Bilim ve sanat iç içe dönüktür ama beslendiği alanların olması gerekir. Merkez tanımını genişletmek, geniş alanlara açılmak gerekiyor. Kısıtlılıkla yüz yüze olduğumuzu düşünüyorum. Bizim projemiz, her şeyin merkeze sürüklenmesine karşı durarak, merkezin periferden algılanmasını sağlayacak.”
Kitlelerin sürekli büyük merkezlere doğru kayması, büyük merkezlerin bu bombardımana karşı kendi reflekslerini oluşturamamasıyla daha da vahim bir hal alıyor. İnandırıcılığını kaybeden merkeze, yani kente akma durumunu tersine çevirmemiz gerektiğine işaret eden bu çalışma, kültürel yabancılaşmayı engelleyebilecek, insanoğlunun göç, hasret kavramı dışında olabilmesi ve insanın kendisini öteki olarak algılamasının önüne geçmek için de katkıda bulunacak.
Müzenin yakınında bulunan çevre insanının gurbetle tanışması, yarım yüzyıl öncesine dayanıyor. Prof. Hüsamettin Koçan’a göre bu yeni kapı, büyük bir hızla genişleyerek büyümüş ve uluslararası ölçeğe ulaşmış:
“Gurbetçilerin bir bölümü bu kapılardan gittiler ve geri dönmediler. Bir bölümü gurbetin süslü, ışıltılı ama yabancı nesnelerini köye getirdiler. Gurbet, daha bir çok şeyin yanında hasret, kültürel yabancılaşma ve geleneksel kültürün yok oluşunu getirdi. Bu müze geleneğin yok olmasına, insanoğlunun öyküsünün kopuşlar yaşamasına bir direnç halkası oluşturmak istiyor. Diğer bir beklenti ise ülkemizin uzak bir bölgesinde kalan bu alanı bir uğrak yerine dönüştürerek geleneğin, toprağın ve doğanın verileriyle insan yaşamını zenginleştiren bir ilişkiye sokmak.”
Müze, Doğu Anadolu’da, Bayburt’a 45 km mesafede bulunan Bayraktar köyünde inşa ediliyor. Bina köy merkezine 1 km uzaklıktaki Çoruh Vadisi’ne bakan bir tepede yükseliyor. 80 hanelik köyde bugün 480 kişi yaşıyor. 1980 yılında yapılan araştırmayı temel alan sayısal verilere göre, köy halkından 3 bin 114 kişi başka yerlere göçmüş ya da başka topraklarda doğmuş. Nüfus kütüklerine bakıldığında, son yirmi yıl içinde köy nüfusunun yaklaşık 7 kat arttığı, buna karşın köyde yaşayanların sayısının azaldığı görülüyor. Son yirmi yılın belirleyici unsuru, köyde yüzde 650 oranında bir göç oranının saptanması. Böyle bir yerin yakınında müze projesini uygulamaya başlarsanız, muhakkak “yol kolay mı, nüfus kalabalık mı?” gibi sorular akla gelecektir. Hüsamettin Koçan verimlilik kavramı üzerinden yürüyerek bir yere varılamayacağını söylüyor:
“Kültür, ticaret gibi değildir. Burada oturup hayatın niye kötü gittiği hakkında kafa yoruyoruz. Biraz gidip arazide ekip biçmemiz, o insanlarla beraber olmamız lazım.”
Müzeye verilen Baksı ismi ise, Bayraktar köyünün eski adı. Kırgız Türkçesi’nde “şaman” anlamına geliyor. Kırgızlar bu deyimi “baksı” ve “baksa” biçiminde kullanmışlar. Müzenin tasarımında yerel mimari ön planda. Toprak damlı yapı geleneğinin çağrışımlarından hareket edilmiş. Soğuk iklim koşullarının neden olduğu içe dönüklük göz önünde bulundurulmuş ve yapı, doğal ışık kaynağını kullanabilecek biçimde tasarlanmış. Müze yapısının damı, toprak damlı yapı mantığının yerel geleneksel kullanımında olduğu gibi, bir yaşama ve üretme alanı olarak düşünülmüş. Kerpiç, ahşap ve toprak gibi yerel malzemeler kullanılarak doğal bir mimari ortam yaratılmış. Beton yapılaşmayı reddeden ve çevrenin geleneksel değerlerinin yanı sıra doğal ortamla dost bir anlayış içinde özgün bir mimari yapı heykel tasarısı oluşturulmuş.
Baksı Müzesi‘nin proje sergisi şu günlerde Bilgi Üniversitesi’nde sergileniyor. Müze projesini incelemek, uygulama aşamasını görmek üzere Almanya’dan 10 konuk müzeci Türkiye’de. Mimari açıdan müze, yerel çizgiler ve iklim şartları göz önünde bulundurularak hazırlanmış. 10 bin metrekarelik alanda 415 metrekarelik sürekli sergileme bölümleri, 323 metrekarelik bölümde dönemsel sergi mekanları, 195 metrekarelik bölümde toplantı salonu, 60 metrekarelik kütüphane, 150 metrekarelik konuk evleri, 268 metrekarelik atölyeler bulunuyor. Halk resimleri koleksiyonunun sürekli sergileneceği müze etrafında, ayrıca rüzgar sörfü ve rafting etkinlikleri düşünülüyor. Uluslararası düzeye gelen Bayburt Dede Korkut Kültür Sanat Festivali’nin belirli programlarını da buraya sürükleyebilecek olan müzenin diğer bir önemli görevi de bölgede bir sahiplenme, bilinçlendirme ve toplama merkezi görevini üstlenecek olması. Sanatçılar çeşitli dönemlerde müzede bulunan araştırma ve uygulama merkezinde uzun süreli çalışmalar yapabilecek, eserler üretebilecekler.
“Orada doğdum. Babam gurbete giderdi. Aradan 50 yıl geçti, onların da babaları hâlâ gurbette. Zamanla göçler oldu, köyde yaşam değişti. Masallar, aletler, süsler değişti. Unutmalar, kopuşlar oldu. Göçün ve gurbetin güzergahındaki kentler, sonsuz sayıda beklentiye yanıt üretmekten yorgun düştü; kalabalık, kirli ve saldırgan oldu. İnsanın kendi sesi, sanat. Belli merkezlerde sıkışmalar yaşıyor oysa. Entelektüel yaşam bu merkezlerdeki labirentlerden bir türlü uzaklaşamıyor. Ama merkeze olan akıntılar çoğaldıkça sorunlar da giderek büyüyor. Baksı Müzesi, uzun bir nedenler listesinin sonucudur. Bu listedeki nedenlerden biri, geleneksel kültürü geleceğe taşıyarak kuşaklararası bağı korumak. Sanatı, Doğu Anadolu’ya götürerek insana ve sanata bir soluk alanı açmak. Gurbetin ve göçlerin açtığı ekonomik, sosyal ve kültürel yaralara merhem olmak, bölgedeki yaşamın kalitesini artıran araştırmaları ve uygulamaları başlatmak… Orada doğdum. Öğrendiklerimi ve düşündüklerimi doğduğum yere taşımak istiyorum…”
Türkiye'deki güncel fotoğraf ve mercek tabanlı sanata dair tematik bir anlatı sunmayı amaçlayan "Panorama: Hayaller…
Berlin'de Türk gecesi! Berlin Film Festivali’nde İlker Çatak’ın ‘Sarı Zarflar’ filmi, ‘Altın Ayı’ ödülünü kazandı.…
Doğa, keşif ve sadeliğin yanı sıra deneyime de önem verenlerin Karadeniz'de yeni rotası Loidevilla, bir…
Melik Kuru’nun yazıp yönettiği "İsimsiz Eserler Mezarlığı", Tallinn Black Nights Film Festivali’ndeki dünya prömiyerinin ardından…
Emin Alper'in son filmi ‘Kurtuluş’, dünya prömiyerini 76. Berlin Film Festivali’nin Ana Yarışma bölümünde gerçekleştirdi.…
İlk kez düzenlenen "Sanat Tarihi Derneği Ödülleri 2025" sahiplerini buldu. Sanat tarihi ve temas hâlindeki…