Categories: Gezi

Rehberimle Kaleiçi’nde

Büyük bir şehrin artık vazgeçilmezlerinden olan lüks mekanları ve renkli vitrinlerini ardınızda bırakırken bir “yaşanılmışlık tablosu”yla karşılaşacağınıza, başta pek ihtimal vermiyorsunuz. Ama yanınızda bir rehber var ve bu rehber ansiklopedik bilgilerin dışına çıkıp ara sıra “çağdaş kentin merkezinde, mücevher dolu bir sandık gibi gizlenen orası” gibi sözler sarf ediyorsa beklentilerinizin artması muhtemel…

Yaz bitimi Antalya’da olmak belki bir talihsizliktir belki ama sanırım kale içi ve tarihi liman söz konusu ise mevsimlerin hiçbir önemi olmasa gerek. Bu “yaşanılmışlığın tablosu”, yaz boyunca konuklarının terden buğulanmış gözlerine nasıl özel yansıyorsa, aynı muameleyi kış güneşinin ışık oyunlarıyla yetinmeyi bilenlere de pekala sunabilirdi!

Sokakları ve evleriyle hep renkli kalabilen Kaleiçi için, bir derginin “eskimeyen gramafon” benzetmesini anımsıyorum : Yani ahir zamanların lirik baladları ile modern zamanların neşeli melodilerinin aynı anda çalınabildiği mekan. Doğrusu, benim benzetmem olan “yaşanılmışlığın tablosu”ndan daha lezzetli, daha derindi. Hele hele okuyucuya damak şaklatmaksa söz konusu, kesinlikle daha başarılı…

Farzı misal, bizim rehber işaret parmağını uzatıp “geleneksel mimari dokusunu koruyan ve Helenistik çağa ait görkemli bir surun içine yerleşmiş olan Kaleiçi” diye lafa başlayınca kaçmıştım: Çünkü elindeki cümbüşüyle bütünleşmiş Mehmet Baba, “Antalya’nın mor üzümü”nü çalmaya başlamıştı bile. Baştan söylemeliyim ki, türküde mor üzüme dair herhangi bir akıbet mevcut değil, fakat ilginç olan şey şu; anonim türküyü yazan güftekar, ‘çakır gözlü ve uzun boylu kızları ne zaman sevsem’ diye sorarken aynı soruyu ‘avdan dönen dayılar’ içinde sormaktadır:

“Antalya’nın mor üzümü, sevenler boyu uzunu, mahallenin genç kızını, sarsam ne zaman ne zaman, saran kollar yorulur mu bir zaman, seven kollar yorulur mu bir zaman \ Antalya’nın kuyuları, çayır çimen kıyıları, avdan gelir dayıları, sarsam ne zaman ne zaman, sevsem ne zaman ne zaman \ Antalya’nın altı bakır, atlar gelir şakır şakır, sevdiğimin gözü çakır, sarsam ne zaman ne zaman, sevsem ne zaman ne zaman…”

Türkü sonrası guruba döndüğümde rehberimiz hala anlatıyordu, işaret parmağı ise hala aynı noktayı gösteriyordu: “Deniz ve kara surları tarafından kuşatılan işte buraya bugün Kale İçi denmektedir. Kale İçi’nin sokakları ve yapıları Antalya tarihinin izlerini günümüze kadar taşımaktadır. Eski evlerin önemi sadece mimari açıdan değil, aynı zamanda insanların yaşam şekli, davranışları, gelenekleri ve sosyal yönleri konusunda da çok yararlı bilgiler aktarmaktadır.”

Çok yararlı bilgilerden birini kuruyemiş tezgahında hararetli sohbete dalmış klasik bir Kaleiçi esnafından öğreniyorum. Sempatik bir pansiyonu işaret ederek şöyle diyordu : “Ben bir akşam kalmıştım orada, çok sıcak bir ortamı var, bildiğin ev gibi yani, şu hani ‘her şey dahil’ otelleri var ya, o otellerden hazzetmiyorsan burası tam sana göre.”

– İşler nasıl peki?
– Çok şükür!
– Nerelisin?
– Erzurum
– Erzurum mu, Antalya mı?
– Kaleiçi!

Kaleiçi’nde iki harap bina, Suna ve İnan Kıraç tarafından satın alınıp aslına uygun restore edilerek, müzeye dönüştürülmüş. Geleneksel bir dış sofaya sahip bu 19. yüzyıl Türk evi, ışıklandırmasından tutunda galerisinde bulunan seramik eserler ve folklorik unsurlara kadar tek kelimeyle harika. Yeni Yüksektepe Kültür Derneği ise zamanı bol olanlara felsefeden ekolojiye geniş yelpazede öğretiler sunuyor.

Yivli minare ve medreseyi anmadan geçmek olmaz. İstanbul için Kız Kulesi, hatta Paris için Eyfel Kulesi neyse Antalya için de Yivli Minare o. I. Alaaddin Keykubat dönemi eseri olan Yivli minare için, kentin simgesi denilebilir.

Uzun Çarşı, Saat Kulesi’nden Yat Limanı’na kadar uzanan renkli bir cadde. Bu rengarenk caddede yol boyunca her iki tarafta da sıralanan mağaza, dükkan ve kapı önü tezgahlarda olmadık şeyleri bulmak, “yıllardır bunu arıyordum” hissine kapılmak mümkün. Dükkan tezgahlarına hakim çinilerin yüzde 95’i İznik motifli. Vitrinlerde, çini tablolar ve ikonografik resimler kadar, lületaşı ağızlıklar da ilgi çekici.

Rehberimize dönüyorum, vücut dilinde herhangi bir değişiklik yok: “Kale İçi’nin sokakları dardır. Çoğunlukla limandan yukarılara doğru, dış surlar yönünde uzanır. Evler sahiplerinin ekonomik güçleri ve kullanılış amaçlarına göre farlılık gösterebilmektedir. Fakat ortak özellikleri çoktur. Genellikle yığma taştan ve ağaç bağlantılı olarak yapılmışlardır. Hepsinin bir sokak cephesi ve bir de sokak görmeyen bahçesi bulunur.”

Tıpkı parmağın işaret ettiği gibi yukarılara doğru uzanan merdiven basamaklarında, sizi bırakmayan sadece muhteşem bir manzara değil. İki midyeci genç ve bir simitçi, hiç hafife alınacak türden görünmüyor. Başında tepsisini özel bir hünerle tutabilen ve diğerlerinden yaşça daha büyük olan Semih, kendinden emin:

– Ar yu hungır? (aç değil misin?)
– No.
– Vud yu lek tuit simit? (Simit yemez misin?)
– No.
– You sipik Türkiş?
– Yes.
– Niye o zaman her yerin fotoğrafını çekiyorsun, otur simit ye!

İskele camii; kendi halinde küçük hatta minyatür bir cami örneği. Sanki birileri görüp beğenecekte, ‘bu camiden bir tane de bizim semte yaptıralım’ diyecek türden. Surlara gelince; surlardan günümüze şehrin içindeki birkaç burcun yanı sıra Hadrian Kapısı, limana bakan büyük kule ve surlarının bazı parçaları ayakta kalabilmiş durumda.

Ankara’da Kuğulu Park, İzmir’de Kordon, İstanbul’da AKM önü nasıl ki önemli buluşma noktalarıdır, burada da bu görevi minyatür amfiteatr görüyor.

Türk ve Osmanlı mutfağını menülerinde haylice hissettiren restoranların yanı sıra, Helen, Roma ve Bizans mimarisinden esinlenerek Osmanlı tarzında inşa edilen otel odaları da azımsanmayacak kadar fazla. Mesela Alp Paşa Hotel’inin odaları… İhtişam değilse aradığınız, sade ve zerafet ise tek isteğiniz, sadece 6 odası bulunan Otel Minyon diğer bir örnek. Güzel bir avluda bereketli bir Türk kahvaltısı için tercih edilebilecek bir adres burası. Gizli Bahçe’si, Yenigün reçelleri, kulüpleri, dernekleri, otelleri ve Mermerli Plajıyla Kaleiçi; kendine özgü yaşanmışlığıyla, renge ve ürpertiye düşkün olanların kesinlikle iz bırakması gereken bir liman. Kimler yanaşmadı ki bu limana, sizin takaya yer kalmasın!

Kürşat Okutmuş

Journalist Author. TV News Editor.

Share
Published by
Kürşat Okutmuş

Recent Posts

Güncel Fotoğrafa Panoramik Bir Bakış

Türkiye'deki güncel fotoğraf ve mercek tabanlı sanata dair tematik bir anlatı sunmayı amaçlayan "Panorama: Hayaller…

3 ay ago

Berlin’de Sahne Bizim Hikayelerin

Berlin'de Türk gecesi! Berlin Film Festivali’nde İlker Çatak’ın ‘Sarı Zarflar’ filmi, ‘Altın Ayı’ ödülünü kazandı.…

3 ay ago

Zamansız bir Karadeniz anlatısı: Loidevilla

Doğa, keşif ve sadeliğin yanı sıra deneyime de önem verenlerin Karadeniz'de yeni rotası Loidevilla, bir…

3 ay ago

‘İsimsiz Eserler Mezarlığı’ Slamdance’te yarışacak

Melik Kuru’nun yazıp yönettiği "İsimsiz Eserler Mezarlığı", Tallinn Black Nights Film Festivali’ndeki dünya prömiyerinin ardından…

3 ay ago

‘Kurtuluş’ dünya prömiyerini Berlinale’de yaptı

Emin Alper'in son filmi ‘Kurtuluş’, dünya prömiyerini 76. Berlin Film Festivali’nin Ana Yarışma bölümünde gerçekleştirdi.…

3 ay ago

Sanat Tarihi Derneği’nden 11 Dalda Ödül

İlk kez düzenlenen "Sanat Tarihi Derneği Ödülleri 2025" sahiplerini buldu. Sanat tarihi ve temas hâlindeki…

3 ay ago