1960’lı yıllarda sinemaya adım attı, kısa sürede yıldızlaştı.
200’e yakın filmde başrol oynadı. Pek çok ödül kazandı.
Sanırım onu uzun uzun anlatmama gerek yok.
Nicedir sinemada, ekranlarda yoktu. Uzun bir aradan sonra televizyona dizilerle geri dönünce, aradım, görüşmek istediğimi söyledim. Randevulaşıp buluştuk…
Biraz Yeşilçam’ı, biraz bugünü, ortadan kayboluşunu, sonra yeniden dönüşünü konuştuk…
Sizin döneminiz ve bugünkü dönem… Böyle bir ayrıştırma yapabiliriz herhalde… iki dönem arasında en belirgin, en göze çarpan farklar neler?
Benim daha yoğun olarak sinemanın içinde olduğum dönemde sinema sanatı Türkiye’de daha önde ve daha popüler bir sanattı. Bugün ise cazibesini, albenisini kaybetmiş durumda. Tam tersi olması gerekirken daha az talep edilen bir sanat haline geldi. Sanırım en belirgin fark bu.
Neden böyle oldu?
Sanırım insanlar sokağa çıkmadan, sinemaya gitmeden sanata dair ihtiyaçlarını oturdukları yerden karşılayabiliyorlar artık. Televizyon ve diğerleri daha yaygın olduğu için, insanlar evlerinden çıkıp herhangi bir sanat olayını takip etmiyorlar. Yani bir nevi bu alışkanlıkları ellerinden alınmış oldu. Her şeye anında ulaşmak daha kolay ve cazip geliyor olmalı.
Bugün yeniden başlıyor olsaydınız, yine Hülya Koçyiğit olabilir miydiniz?
Çok zor. Zannetmiyorum.
Neden? Daha mı zor bir dönem?
Bir bakıma evet. Bugünün gençleri daha büyük bir savaşın ve rekabetin içindeler, bu doğru. Bunların içinden sıyrılıp da kalıcı olmak, gerçekten mesleğin hakkını vererek çalışmak onlar için çok zor.
Pes ediyorsunuz yani!
Aynen öyle! Kalitenin ve değer yargılarının bu kadar arka plana itildiği bir dönemde başarılı olamazdım ben. Hatta daha doğrusu hiçbir şey yapamazdım. Öncelikle kendimi gösteremezdim. Çünkü karşıma bugünün istekleri çıkacaktı doğal olarak. Karşılayabilmem mümkün değil!
Biraz daha açabilir miyiz?
Siz de biliyorsunuz bunları… Benim bugünün sinema dünyasında, istenenlere karakter olarak cevap vermem mümkün değil. İnsan olarak, eğitim olarak, görgü olarak; hangi açıdan bakarsanız bakın yapamazdım. Ama illa da birkaç örnek verin derseniz…
Derim…
Mesela; sürekli bir kavga ve sataşma hali… Yapamam. Dergiye gazeteye manşet olmak, eski tabirle reklam olmaya çalışmak. Bunlar benim yapabileceğim şeyler değil.
Öneriler sunan biri olmayı düşündünüz mü hiç?
Sunamayız, uyaramayız çünkü serbest rekabet ortamındayız, bu birincisi. İkincisi ise sinema herkese açık bir sanat. Üçüncüsü biz eskiler bir birlik olamadık maalesef. Derneklerimiz var ama hiçbir zaman bütün sinemacılar olarak ortak bir kararla herhangi bir bildiri ya da iyileştirici şeyler sunamadık. Mesleğimiz adına yapılan şu işler yanlış veya doğru diyemedik. Ama böyle bir şeye de ne kadar hakkınız var diye sorarsanız, bence yok. Bu dağınıklıkta bunu yapamayız. Sadece yaptıklarımızla örnek olabiliriz.
Masum bir genç kız… Sanırım bu rol size yapışıp kaldı öyle…
Evet, öyle oldu. Bizim dönemde biraz öyleydi işler. Mesela seksapel bir kadın oynuyorsanız sizi de öyle zannediyorlardı. Ya da öyle değerlendiriyorlardı. İzleyici için söylüyorum bunu. Mesela Suzan Avcı, Mine Soley ne yazık ki hep öyle değerlendirilmiştir halkın gözünde. Hoş kadın, güzel kadın, şuh kadın gibi… Rol ile özdeşleşip kalırdın öyle uzun süre.
Bir oyuncu için felaket bir durum olmalı…
Tabii ki… Farklı rollerde göstermek istersiniz kendinizi… Veya size yakıştırılan o yakıştırmalara maruz kalmak istemezsiniz… İşte bu yüzden pek fazla sarsılmak istemeyenler değer yargıları konusunda daha bir dikkatli, daha bir özenli olmaya gayret göstermişlerdir.
Masum genç kızı oynamaktan veya öyle anılmaktan hiç sıkılmadınız mı?
Sıkılmak değil de rahatsızlık duymadım diyebilirim. İlk günden itibaren kendimi öyle kabul ettirdim ve o şekilde benimsedim. Ve herhalde kendime yakıştırdığım için de kabullendim bu durumu. Bugün buna imaj deniyor ama benimki bir imaj değil gerçek bir buluşmaydı. Yani kişi ile beklenilenin buluşması.
Bir seçim yapma şansınız olsaydı, bugün mü dün mü?
Tabi ki yaşadığım dönem. İyi ki böyle bir dönemde kendini ispat etmek için dolaşan bir kişi değilim diyorum. İyi ki ben o dönemi yaşamış ve halkın sevgisini doya doya hissetmişim. O mutlu azınlıktan biri olarak hala da yaşıyorum o sevgiyi.
Uzun zamandır içinde olmak istediğiniz, 1960 ihtilalini anlatan bir proje vardı… Biraz o projeden bahseder misiniz?
Doğru. Sağolsun Halit Refiğ çok güzel bir senaryo yazmıştı. Ama yazdığı senaryo Berrin Menderes’in özel hikayesinden çıkmıştı. Bir anlamda daha geniş bir şey, daha çok Türkiye’nin dramı olmuştu. 60 ihtilali ile ilgili çok kitap yazıldı ama hiç filmi çekilmemişti. Genç kuşağın çok iyi bilmediği bir olay, benim yaşımdaki insanların ise bizzat yaşadığı bir olay. Dolayısıyla mutlaka ve çok ısrarla yapmak istediğim bir hikayeydi.
Neden hayata geçmedi?
Nedense biz de dönem filmi yapmak çok zor oluyor. Çok büyük bir maliyet öncelikle. Ha diyeceksiniz ki sanat sadece parayla mı yapılıyor? Evet, sinema sanatı parayla yapılıyor. Büyük bir ekip gerekli ve bu da büyük bir maliyet anlamına geliyor. Dolayısıyla bu birikim hiçbirimiz de yok. İş anlayacağınız sponsora kalıyor.
Olsaydı, nasıl bir film düşlüyordunuz?
Ben istiyordum ki, aradan 40 küsur yıl geçmiş. Artık çok objektif olabilmeli film. Neler yaşanmıştı? Yaşanmalı mıydı? Türkiye o günleri yaşamayı hak etmiş miydi? Hak etmediyse neden sonra tekrar tekrar aynı şeyleri yaşamak zorunda kaldı? Demek ki yeteri kadar ders alamamış! İşte bunun gibi bir sürü soruya cevap verebilen bir film. Yanlışlar doğrular, hepsi içinde. Aynaya bakıp gerçeklerle yüzleşebilmek. Dürüst olmak… Öyle bir film düşlüyordum.
Hangi roldeydiniz?
Berrin Menderes rolünde tabii ki. Çok istedim. Berrin hanım vefat ettikten sonra aklıma gelen bir proje zaten. Dedim ki, bu ülkede böyle bir hanımefendi yaşadı. Çok büyük acılar çekti. Ve sadece o yaşamadı onunla beraber bir ülke ağladı… Bu yaşananların bir hikayesi mutlaka yazılmalı diye düşündüm.
Çok uzun bir dönem sinemadan ayrı kaldınız… İçinizden ‘bitti galiba’ dediğiniz oldu mu?
Hayır olmadı. Kızıma karşı eksiklik hissediyordum kendimde. Sanki anne olarak ona hiçbir şey verememiş gibiydim… Bir şekilde kendimi affettirmek istiyordum. Torunum olunca ona veremedikleri mi onun çocuğuna vererek ödeşmek istedim onunla. Bilinçli bir araydı yani.
Sonra geri döndünüz… Ve hatta dizilerle…
Evet, öyle oldu. Dizi fikri zihnimi çok uzun yıllar meşgul etmiştir. Sinemanın dışında bir şey yapmamalıyım diye bir takıntım oldu bir süre nedense. Yakışmıyor gibi dertler edinmiştim kendimi. Neyse ki sonraları kurtuldum bu durumdan.
Hülya Koçyiğit dizide oynamaz gibi mi?
Yok! Bir çeşit ikilemdi. Bir yandan tüm çabamı, emeğimi, enerjimi sinema için kullanmalıyım diyordum, diğer taraftan da hayır sinema yapılamıyor diziler yapılabiliyor, o zaman dizi yapmalıyım gibi…
Nasıl aştınız?
Bizzat şehit olduğum bir anımı anlatayım size. Yılların Selda Alkor’u ile Antalya’da festivalde halkı selamlıyoruz… Asmalı Konak, Asmalı Konak diye sesleniyorlar kadına. Bu benim için çok ürperticiydi… Perran Kutman’ın yıllarca Perihan Abla olması gibi. İşte bunlar korkutuyordu beni. İnşallah böyle bir şey yaşamam diyordum içimden.
Derken…
Derken. Aştım bu korkuyu. Başıma gelecekse de gelsin dedim sonunda. Çünkü seti özlüyorum, kamerayı özlüyorum. Sonra Nisan Yağmuru ile girdim dizi sektörüne. Cihan Ünal ile oynadık. Sonra olabiliyormuş dedim ve devam ettim. Ardından TRT’ye Mihriban’ı çektik. Sonra diğerleri. Ben de böylelikle dizi korkusunu aşmış oldum.
Türkiye'deki güncel fotoğraf ve mercek tabanlı sanata dair tematik bir anlatı sunmayı amaçlayan "Panorama: Hayaller…
Berlin'de Türk gecesi! Berlin Film Festivali’nde İlker Çatak’ın ‘Sarı Zarflar’ filmi, ‘Altın Ayı’ ödülünü kazandı.…
Doğa, keşif ve sadeliğin yanı sıra deneyime de önem verenlerin Karadeniz'de yeni rotası Loidevilla, bir…
Melik Kuru’nun yazıp yönettiği "İsimsiz Eserler Mezarlığı", Tallinn Black Nights Film Festivali’ndeki dünya prömiyerinin ardından…
Emin Alper'in son filmi ‘Kurtuluş’, dünya prömiyerini 76. Berlin Film Festivali’nin Ana Yarışma bölümünde gerçekleştirdi.…
İlk kez düzenlenen "Sanat Tarihi Derneği Ödülleri 2025" sahiplerini buldu. Sanat tarihi ve temas hâlindeki…