Sergide bina cephelerine odaklanan iki sanatçı, eserleri için “kent peyzajları” dese de, daha fazlası…
Ben o “daha fazlayı” anlatmak isterken, imdadıma Gökçen Ataman Tanyer’in şu cümleleri yetişiyor: “Yapıtlarımda insanın yaşadığı yer ile olan işgale dayalı ilişkisi, kültürel mirasa olan tahrip edici yaklaşımı, şehirleşirken benimsediği gelip geçicilik anlayışı ve en önemlisi, bir türlü doymak bilmeyen inşa etme dürtüsü yer alıyor.”
Tanyer ve Alpsoy, İstanbul’un iki farklı metropolünde yaşayan, aynı jenerasyondan aynı “konuya” eğilmiş iki sanatçı. Yani yollarının kesişmeleri bir sürpriz değil…
Setenay Alpsoy bu buluşmayı “Herkesin farklı bir kent gördüğü aşikar… Aynı konu etrafında şekillenen bu işleri, ortak bir sergide buluşturmak ve hatta birbirimizin işlerine müdahale ettiğimiz çalışmalar ortaya çıkarmak beni çok heyecanlandırdı” diyerek açıklıyor.
Fisun Yalçınkaya sergi kataloğu için “Tanışmanın Başdöndüren Peyzajı” başlıklı, güçlü/doyurucu bir metin kaleme almış. Notlar aldıran o metinden bir bölüm paylaşıp, hemen sohbete geçiyorum: “… Kentin içinde yaşamanın zorluklarına dair tüm bildikleriniz ısrarla üzerine gidilip resme dönüşünce döküyor kendini önünüze. Kentler yeniden yeniden tanıştıkça boşluk kapanıyor. Tıpkı birini yakından tanıdığınızda varsayımların yerini korkuları, sevinçleri, heyecanları, hafızasıyla gerçek bir insanın alması gibi. Yapılıp yapılıp, yükselip yükselip sonra oradan baş aşağı inmenin heyecanını taşıyor binalarla tanışmak, ya da bunun izi var bu sergide. Yaşamın kendisi bu katman katman yapıların binaların arasında akıyor çünkü.”
Merak ettiğim, cephelere yoğunlaşırken hissettikleriniz… Bizler bu cephelere bakarken keyifli şeyler mi aranmalıyız, yoksa dertlenip kederlenmeli miyiz?
Setenay Alpsoy: Gittikçe kalabalıklaşan, plansızca göç alan bir şehir söz konusu. Bina cepheleri sıklaşıyor, yaşlı yapılar devriliyor… Kentsel dönüşümle değişen bir kent sureti var karşımızda. Bu hızlı değişim geçmişimize ait tüm bağları koparıyor. Çocuklarıma aktaracak anılar bir bir yok oluyor. Resimlerimde binalara hep birer ‘karakter’, birer ‘figür’ gibi yaklaştım. Bir portre resmeder gibi… Her birinde kişinin karakterini oluşturan tüm detaylar var. O nedenle bu portreleri beğenmek veya çirkin bulmak, izleyicinin vereceği bir karar.
Gökçen Ataman Tanyer: İyi tasarlanmış binalara bakmaktan keyif aldığım kadar konunun sosyolojik yönünü incelemekten de keyif alıyorum. İnsanların dünyada kapladıkları yüzeyi nasıl değerlendirdikleri, inşa etme davranışları, inşa ettikleri yapıyla olan ilişkileri, binalarını, çevrelerini benimsememeleri veya tüketmeleri, kısacası bir arazinin insanoğluyla ilişkisini, işgal etme içgüdüsünü konu etmeye çalışıyorum. Bu bakımdan işlerimde politik bir eleştiri de yapmaya çalıştığımı söyleyebilirim.
Tanıdık cepheler, çok tanıdık olmalarına rağmen, farkında olmadığımızı da fark ettiriyor. Sergi tanıştırmanın yanı sıra “farket ve değiştir” önerisi de getiriyor…
Setenay Alpsoy: Bu bütünüyle yaşadığımız şehirde, bir serüven… Üst üste çıkılan katlar hem bir ihtiyaç, hem bir kaçış, hem de şehirle olan bir hesaplaşmaya götürüyor bizi. İzleyici şehre yeni sorularla baksın, resimlerim yeni olasılıklarla düşünmeyi mümkün kılsın isterim. Aynı kentte yaşayan milyonlarca insanın, -bugünün yaşam koşullarını düşünürsek- günü kurtararak evine döndüğünde, umursamaz ve meraksız oluşunu olağan sayabiliriz. Ama sergideki cephelerin, her gün girdiğimiz evlere dışardan bir daha bakmamızı, yaşadığımız mekanlarla tekrar tanışmamıza vesile olmasını isterim doğrusu.
Kent çok hareketli ve değişim neredeyse sürekli… Bu yetişemediğimiz hız çalışmalarınızı da etkiliyor mu?
Gökçen Ataman Tanyer: Açıkçası şehrin değişimi konusunu çok ilginç buluyorum. Bana göre şehirlerin bir estetik dili olmalı ve kolay kolay değişmekten ziyade hakkıyla korunmalı. Çocuklarımıza bırakacağımız en önemli şeylerden biri de kültürel miras. Yaşadığımız alanları, tarihi eserlerimizi, doğamızı bu şekilde harcamamızın çok hunharca, günübirlik bir davranış olduğunu düşünüyor ve hayret ediyorum. Bu davranışımızın nedenini düşündüğümde aklımda oluşan fikir, şehrimizi evimiz gibi görmekten ziyade geçip gittiğimiz geçici bir alan gibi gördüğümüz ve benimsemeyi becerememiş olmamız. Bu hunharlığımızın, sahiplenememe davranışımızın sebebi, göçmen atalarımız mı bilmiyorum ama, üzerinde yaşadığımız alanı biraz olsun benimsemenin, korumanın hepimize iyi gelebileceğine inanıyorum. Bu bakımdan ele alındığında, çalışmalarımın ana malzemesini oluşturan karton kutular, sembolik olarak bana bir türlü -evde hissedemiyor- olma halini düşündürüyor.
Setenay Alpsoy: Kent peyzajı yapmaya başladığım ilk zamanlar İstanbul henüz son zamanlardaki kadar kuvvetli bir rant dalgası ile alt üst edilmemişti. Ben de kentin daha köklü, içinde yaşanmışlık ve insan hayatına dair izler barındıran bölgelerini, kimi zaman onun güzelliklerini yansıtan “manzara” olarak da tabir edebileceğimiz yerlerini betimledim. Zaman içinde kentin hem demografik yapısı, hem de mimarisi belirgin şekilde değişti. Bizi geçmişimize bağlayan binalar, bölgeler, dükkanlar ya kapandı, ya el değiştirdi ya da yıkıldı. Bununla bağlantılı mı bilmiyorum ama benim resmim de buna paralel olarak; yapısal ve ışık gölgeci bir üsluptan, daha renkçi ve serbest bir üsluba doğru evrildi. Binaların cepheleri tuvallerimi –havaya, göğe yer bırakmayacak şekilde– kaplamaya başladı. Şehrin değişimi; benim resmimi bir kentin lokal sanat eserleri olmaktan çıkarıp, uluslararası alanda da kabul gören daha evrensel bir kent peyzajına dönüştürdü. Yani özetlersem, evet… Resimlerim de kent ile birlikte değişiyor, kentteki değişimden besleniyor.
Gözlemlerinizden yola çıkarak; cephelerde nelerden vazgeçemiyoruz? Elinizde olsa tüm cephelerden çekip almak isteyeceğiniz şey ne olurdu?
Setenay Alpsoy: Çekip almak değil ama eklemek istediklerim var, öncelikle balkon! Balkon, ev ile sokak arasında bir geçit, sokağa dahil olma hali benim için. O küçük açık hava mekanlarında yaratılan bahçeler benim gözdelerim. Ve tabi ki renk, renk eklemek isterdim cephelere.
Balkonlar olsun ama yaşayan-yaşatan balkonlar olsun… Tıka basa, eski eşyalarla dolu, adım atılamayan balkonlar değil…
Setenay Alpsoy: Aynen. Etrafımda gözlemlediğim kadarıyla toplayıcı ve istifleyici bir toplumuz. Zor elde ettiğimiz için eşyalarımızdan ayrılamama durumumuz var. Ne kadar büyük olsa da evlere sığamıyoruz. Balkonlar illa bu yüzden kapatılıyor, dolap konuluyor, fazlalıklar atılıyor. Maalesef balkonun keyfini kullanılmayan eşyalar sürüyor.
Cephelerde en tuhaf bulduğunuz, anlamlandıramadığınız detay?
Setenay Alpsoy: Binaların içlerine “insan” girdikten sonra onları kablolar, klimalar, antenler, borular vs. ile deforme etmeleri beni etkiliyor. Bu gibi öğeler birleşerek girift bir doku oluşturuyor bende. En tuhafı ise bugünün kentsel dönüşümünde yeni trend olan, Fransız olduğu söylenen, büyük camların önüne bir ayak boyu bile sığmayan balkonlar!
“Benim evim daha güzel” yarışı, söz konusu cepheler olunca umursanmıyor olabilir mi?
Setenay Alpsoy: Evet, cephelerin evlerin içleri kadar umursandığını düşünmüyorum. Çünkü orada tüm apartmanın sakinlerinin devreye girmesi, zaman ve para harcamaları gerekiyor. Dolayısıyla daha zor halledilir işler haline geliyor dış cepheleri güzelleştirmek.
Nasıl bir cephesi vardı büyüdüğünüz hayatın, sokağın? Siz de etkisi olduğunu düşünüyor musunuz?
Setenay Alpsoy: Tek bir mahallede büyümedim ama 80’lerin sonuna 90’ların başına denk gelen, çocukluğumun geçtiği Sultantepe Mahallesi (Üsküdar), özel bir dönemdi. Sokakta büyüdüm diyebilen şanslı kuşaktanım. Mahalle aralarında bitmeyen keşifler, bakkalımız, ağacından erik aşırdığımız komşularımız, oyunlarımız. Günümüz çocuklarına göre daha sosyal büyüdük, başımızın çaresine bakmayı çok erken öğrendik. O çocukluğun, bireysel gelişimim için sağlam bir başlangıç olduğunu düşünüyorum.
Ve son olarak pandemi, evde kalmalar, sıkışıklık hissi. Bu sürecin üretimlerinize olumlu veya olumsuz yansımaları oldu mu?
Gökçen Ataman Tanyer: Setenay da ben de aynı zamanda anneyiz ve bu tercihimizle sanat alanında biraz daha dezavantajlı bir gruba dahiliz. Bir araya gelişimizin de çıkış noktası buydu. Birbirimize verdiğimiz online destek bizi bu sergiye yönlendirdi ve bu bakımdan çabasız, doğal bir araya geliş oldu. Sergide sunduğumuz işlerin hepsi Covid zamanında üretilmiş işler ve bu dönem ikimizin de pratiğini değiştirmemize sebep oldu. Ben üretimim ev şartlarında, mümkün mertebe malzemelerimde uyarlamalar yaparak geçirdim. Açıkçası bu dönemde yaptığım bu çalışmalar bana hem çok iyi geldi, hem de yaşadığımız sıkışıklık hissini dışa vurmama yardımcı oldu. Bu nedenle de bugüne kadar içime en çok sinen çalışmalarımı oluşturdular.
Setenay Alpsoy: Karantina ve uzaktan eğitim gibi hareket özgürlüğümü elimden alan sebepler yüzünden üretim şeklimi değiştirmek zorunda kaldım. Online derslere girmesi gereken oğlum ve henüz 4 yaşında ki kızımla evde yağlıboya büyük tuvallerle çalışmam mümkün değildi. Ben de resmin en ham en basit haline dönüş yaparak karakalem desenler üretmeye başladım. Başımı evimin penceresinden çıkardığımda karşı apartmanda gördüğüm ve ulaşabildiğim manzaraları resmettim. Uzun süredir ara verdiğim karakalemin sunduğu detay olanakları, yeni bir serüvene taşıdı beni. Karakalem desenlerde yakaladığım anlatım, detaylardaki zenginlikle yeni işlere başladım. Boyutları gittikçe büyüyen ve detaylanan karakalem desenler oluştu.
Tanıdık Cepheler’i 21 Ocak 2022 tarihine kadar Evin Sanat Galerisi’nde ziyaret edebilirsiniz.
Setenay Alpsoy / 2005 yılında Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Resim Bölümü Neş’e Erdok Atölyesi’nden mezun olan Setenay Alpsoy, 2009’da aynı üniversitenin Sosyal Bilimler Enstitüsü Resim Bölümü’nde yüksek lisansını tamamladı. 2019 yılında İETT Blokları I ve İETT Blokları II eserleri One Thousand Museum’un kalıcı koleksiyonunda yer almak üzere seçilen Alpsoy, ayrıca The Trinity Buoy Wharf Drawing Ödülü 2020 sergisinde yer almaya hak kazandı. Londra’da açılan ve 6 ay boyunca İngiltere’nin çeşitli şehirlerini gezen sergide, “Gayrettepe Son Durak” isimli yapıtıyla yer aldı. Sustainable Arts Foundation 2021 finalistleri arasında yer aldı. İlki 2008 yılında olmak üzere; Denizin Ayırdığı Şehir (2010), Görünmeyen Kent (2012), Kusurlu Güzellik (2014), Doku (2016), Ziyaret (2018) ve Saydam Şehrin İçinden (2020) isimli yedi kişisel sergi açtı. Bir çok karma sergide yer aldı.
Gökçen Ataman Tanyer / 2005 yılında Hacettepe Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi Heykel Bölümünden mezun oldu. Ardından eğitimine Humber College Toronto – Sanat ve Tasarım Enstitüsünde devam ederek 2006 yılında tamamladı. İlk kişisel sergisi Prestijli Bir Yaşama Hoş Geldiniz’i (2019) Rem Art Space’de açtı. Sustainable Arts Foundation 2020’nin kazananları arasına girdi, Mellow Art Prize 2021 özel ödülü aldı. Birçok karma sergide yapıtı sergilendi.
Türkiye'deki güncel fotoğraf ve mercek tabanlı sanata dair tematik bir anlatı sunmayı amaçlayan "Panorama: Hayaller…
Berlin'de Türk gecesi! Berlin Film Festivali’nde İlker Çatak’ın ‘Sarı Zarflar’ filmi, ‘Altın Ayı’ ödülünü kazandı.…
Doğa, keşif ve sadeliğin yanı sıra deneyime de önem verenlerin Karadeniz'de yeni rotası Loidevilla, bir…
Melik Kuru’nun yazıp yönettiği "İsimsiz Eserler Mezarlığı", Tallinn Black Nights Film Festivali’ndeki dünya prömiyerinin ardından…
Emin Alper'in son filmi ‘Kurtuluş’, dünya prömiyerini 76. Berlin Film Festivali’nin Ana Yarışma bölümünde gerçekleştirdi.…
İlk kez düzenlenen "Sanat Tarihi Derneği Ödülleri 2025" sahiplerini buldu. Sanat tarihi ve temas hâlindeki…