Categories: ResimSöyleşi

Rugül Serbest ya da ‘bir başkası’…

Hamlet’e aşık narin ve hassas Ophelia gibiydi, kendi ormanında.
Ya da en azından ben öyle hissetmiştim…
Veyahut “İki Frida” gibi birinde sevgi dolu, diğerinde ıstırap içindeydi…
Bilemedim!
Ama tanımak istedim.

Son sergisinde o kendi ormanına, kendi penceresinden sessizce bakarken, ben de ona eşlik edip olan biteni anlamaya çalıştım…

Düşsel bir ormanın içinde gezinmek keyifli olmasına keyifliydi ama yetmedi!
İşte tam burada devreye sorular girdi…

Rugül Serbest, bir zaman önce “elveda İzmir” diyerek atölyesini İstanbul’a taşımış üretken ve de başarılı bir ressam…

Bence sohbete başlamak için keyifli bir konu…
İstanbul mu, İzmir mi?

İstanbul çok kalabalık ve karışık bir şehir. Ama ruhu olan bir şehir. Burada yaşamak zor olsa da seviyorum. Sanat anlamında da her şeye daha rahat ulaşabiliyorum. Sanatçılara, sanat galerilerine… İzmir ise doğup büyüdüğüm yer. İzmir’i bu kadar sevdiğimi oradan ayrılınca fark ettim. İzmir benim için aile, huzur demek. Bir gün mutlaka döneceğim gerçek evim.

Kalmalısın, 2016 Nuri İyem Resim Ödülü

Resimlerinde mekanlar değişse de, sen değişmedin… Daha doğrusu değişerek kaldın resminin içinde… Bir otoportreci diyebilir miyiz sana?

Resimlerimde yüzümü ve bedenimi model olarak kullansam da otoportre olarak tanımlamıyorum. Nedeni daha çok “bir başkası olmak nasıl olurdu?” sorusunu sormam sanırım. Bunu da en iyi şekilde kendi üzerimde anlatabileceğimi düşünüyorum. Bu ne zamana kadar sürer ben de bilmiyorum. Planlı değil, içimden geldiği gibi yani…

Uzun süredir çalışıyorsun onunla… Beğeniyor musun modelini?

Kendimi resmetmemin şöyle bir avantajı var; sürekli elimin altında 🙂 Kendimle daha rahat çalışabiliyorum. Tek sorun kendime ulaşabilmem için bir aracıya ihtiyacım var, o da ayna veya fotoğraf oluyor. Kendime tam anlamıyla bakamıyorum. Zaten resmimin çıkış noktası da bu; kendini dışardan görememe, kendini ancak bir başkasında görme veya kendini başkasında gören kendim üzerine bir düşünme… Elbette kendimde beğenmediğim çok özelliğim var ama bunları resmederken objektif olmak zorundayım. Amacım kendimi idealize etmek değil, o yüzden kusurlarımla barışmaya çalışıyorum.

İlk otoportre çizdiğin günü hatırlıyor musun?

Üniversite tabi ki… Atölye hocam herkesin kendi otoportresini yapmasını istemişti. Bu fikir başlarda hiç hoşuma gitmedi. Hatta ilk otoportremi yaparken çok tuhaf hissetmiştim, mide bulantısı gibiydi! Başta rahatsız etse de bir yandan da tuhaf bir haz almaya başlamıştım. Kendime ilk kez dışardan bakıyor, o ana kadar kendimde fark etmediğim şeyler keşfediyordum. Hem kendimi keşfediyor hem de kendime yabancılaşıyordum.

Sonra sonra kişisel serüvenin oldu galiba…

O dönem okuduğum Bilgesu Erenus’un “Kazı” isimli kitabı da bana ilham oldu. Yazar zaman zaman farklı karakterlerle kitaba dahil oluyor ve baş karakterin yanına oturup onunla sohbet ediyordu. Bunun üzerine hayli düşündüm. Bir başkası olmak, onun gibi hissetmek mümkün müydü? Ben de resimlerimde bunu yapabilir miyim diye düşünerek böyle bir sürece girdim. Bedenim sadece bir obje benim için. Bir başkasının bedeni ya da yüzü gibi yaklaşıyorum artık kendime.

Neler keşfettin bu süreçte?

İnsanı dışardan görmek özeleştiri aynı zamanda. Başkasının bedeni benim için herhangi bir nesne değil, aynı zamanda kültür de. Tıpkı benim bedenimin başkası için olduğu gibi. Bana göre beden, okuyup anlamlandırılması gereken bir kitap gibi. Resimlerim aracılığıyla, yaşam tecrübemin de arttığını düşünüyorum. Bu süreç empati yeteneğimi artırdı diyebilirim.

Rugül Serbest, Kürşat Okutmuş, 2022 İstanbul
Fotoğraflar: Mustafa Özbakır
Galeri: Mixer Art

Kendimin Ormanında… Son sergine verdiğin bu ismi çok sevdim… Bu üst başlık, yüzlerce sayfa yazabileceğimi düşündürdü bana… Sakin, duru, sürekli kendini yenileyen, doğurgan ve anaç bir orman… Biraz anlatır mısın kendi ormanını?

Ormanda daha özgür ve daha yalın bir “ben”le tanıştım. Tamamen doğaya aittim ve gerçek anlamda onu hissedebildiğim bir dünyadaydım. Korkacağım, tedirgin olabileceğim hiçbir şey yoktu. Kendimle ve doğayla iç içe ve de doğayı tüm saflığıyla deneyimleyebiliyordum. Hiçbir canlı bana zarar vermek istemiyordu, her şey içimden geçiyor ve ben her şeyin içindeydim. Birbirimize karışmıştık. Bu duygu ve hisler oluşturdu yeni resimlerimi. Üretim boyunca kendim olma, var olmamın anlamı ve dünyayla olan ilişkim üzerine sorularıma cevap aradım.

Öpücük

Genel soruyorum. Resimlerin arasında seni en çok yoran hangisiydi? Hatırlıyor musun?

“Öpücük” isimli bir tablom var, kendimi öptüğüm bir resim. Resme küstüğüm, zor bir dönemde ortaya çıkmıştı. En zorlusu oydu sanırım.

Nasıl aştın peki o durumu?

Picasso’nun “Eseriniz size zorluk çıkarmıyorsa, iyi bir eser değildir” sözü yetişmişti imdadıma. O sözü hatırlayıp kendimi daha iyi hissetmeye çalışıyordum. En azından yaşadığım sürecin “normal” olduğunun farkına varmıştım. Ve “öpücük” bittiğinde, kendimle bir barış imzaladığımı hissetmiştim.

Yazar tıkanıklığı gibi bir şey olmalı… Sinir bozucu!

Olabilir. Çünkü resmi yaparken aynı zamanda da nefret ediyorum. Alıp parçalara ayırmak istiyorum. Bu durum duygudan duyguya sürüklese de, onca sancıya rağmen yine de vazgeçmiyorum. Sanki ilahi bir güç devreye giriyor öyle zamanlarda. Çok tuhaf, açıklayamıyorum da. Yoğun duygu durumları ve geçişleri yaşatıyor size. Aslında sadede “Öpücük” değil, hemen hemen tüm resimlerimde yaşıyorum bu süreci. O yüzden bir resim benden çok şey götürüyor ama aynı zamanda da göklere çıkarıyor. Aramızda böyle bir ilişki var. Resim yapmadan hayatıma devam edebileceğimi sanmıyorum.

Dünyanın Teni

Resim yapmayı bilmiyorsan ne ala, biliyorsan zor iş!

😊)) Edgar Degas’nın çok sevdiğim sözü; “Resim yapmayı bilmiyorsanız, resim yapmak sizin için çok kolaydır. Biliyorsanız çok zor.” Katılıyorum. Resim hem benden çok şey götürüyor hem de göklere çıkarıyor. Duygudan duyguya sürükleniyorum. Hem bir çatışma içerisindeyim hem de bu çatışmanın içinde mükemmel bir uyum var.

Doldurmak istediğin boş bir sayfa veya tuvale bakmak… Aynı şeyler mi acaba?

Sayfayı bilmem ama uzun uzun boş bir tuvale bakmak çok keyifli bir süreç benim için. En heyecan verici yanı da bu bence. Boş tuvalin karşısında oturur, uzun uzun izlerim. Resme başlamam için gerekli bir hazırlık bu. Resim devam ederken de tekrarlarım bunu. Bazen hiçbir şey yapmadan sadece resmi izlediğim zamanlar olur. Bu yavaşlığı, bu ağırdan almayı seviyorum.

Rugül Serbest, Kürşat Okutmuş, 2022 İstanbul
Kendimin Ormanında
Fotoğraflar: Mustafa Özbakır
Galeri: Mixer Art

Ağırdan alma demişken, pandemi süreci ara verdirdi mi sana? Ya da olumlu/olumsuz etkisi nasıl oldu?

Resim yapmak için zaten yalnız olmak, biraz kapanmak gerekiyor. Bu çoğunlukla yaşam biçimim zaten. Çok sosyal olduğum söylenemez. Günlerce atölyemden çıkmadan çalışabilirim. O anlamda kapanmaların bir etkisi olmadı. Ama tabii ki belirsizlik, sevdiklerine bir şey olma korkusu herkes gibi beni de etkiledi. Bunu da yine sanatla aşmaya çalıştım. Hayat her zaman zor. Bu zorluk yeni bir şey değil. Farkında olanlar için daha da zor. Önemli olan bu zorluklarda bizim ne yapabildiğimiz…

Yazarlara da sorarım bunu. Müzik dinler misin resim yaparken?

Evet, kesinlikle. Müziksiz çalışamıyorum neredeyse. Ama bazen yoran bir müzik olunca resmimi etkiliyor ve hemen kapatıyorum. Genelde klasik müzikleri tercih ediyorum resim yaparken.

Sana Nuri İyem Resim Ödülünü kazandıran resmini almak isterdim? Kimde o?

Alamazsın 😊 Çünkü ödül alan eserler koleksiyona dahil oluyor.

Doğru ya, öyle bir gelenek vardı. O zaman diğer kedili resimlerinden birini seçmem gerekecek. Bunu konuşalım bence bir ara. Ve kedilerden bahsetmişken, sohbeti onlarla bitirelim… Hemen hemen her çalışmanda sen kadar onlar da var…

Evet. Tüm hayvanları sevmekle birlikte kedilerin yeri sanırım biraz daha özel. Bu nedenle resimlerime girmeleri kaçınılmazdı. Tahmin edilemiyorlar en başta ve de gizemliler. Zarafetlerini ve muğlaklıklarını çok seviyorum. Sanırım onları biraz da kendimle özdeşleştiriyorum. Ne düşündüklerini anlamayı, onlarla konuşmayı gerçekten çok isterdim.

Teşekkürler Rugül. Resimlerin ve de keyifli bu sohbet için…

Ben teşekkür ederim.


Hepimiz bir bedene sahip olarak bu dünyaya fırlatılmış varlıklar gibiyiz.
‘Kendim’ olmak dışında deneyimleyebileceğim bir şey yok.
Bir anlığına da olsa bir başkası olmamız mümkün değil.
Bir başkasına ancak kendi bedenim üzerinden erişebiliyorum.
Dünyada olmanın ne demek olduğunu sorguluyorum.
Dünya bir yer veya bir mekân değildir.
‘Doğa içeridedir’ der Cezanne.
Ben ne kadar bu dünyanın içindeysem dünya da bir o kadar benim içimde, soluduğum nefestedir.
Dünyada her şey her şeyin içindedir.
Her şey her şeyle karışmıştır.
Ben de bu dünyaya karışmak istiyorum.
Var olduğum bu dünyada her şeyi içimden geçirmek, her türlü biçime, imgeye bürünmek (ve kendime dönmek) istiyorum.
Bir başkası olmak nasıldır?

Doğa olmak nasıldır?
Bir bitki gibi hissetmek nasıldır?
Bunu deneyimlemek istiyorum.
Bitki gibi sadece var olarak, kımıldamadan, hareket dahi etmeden dünyayı değiştirmek… Sadece dünyada olmak değil bir ‘dünya yapmak’ istiyorum.
(Çiçek açmak dünyayı kendime çekmek istiyorum.)

Hiç çaba göstermeden, tek bir kas dahi kullanmadan havada asılı kalmayı arzuluyorum. Havada süzülmek, yeşermek, su gibi akmak istiyorum…
Köklerimle toprağın derinliklerine kadar inmek, yaşamın o gizemli kaynağına karışmak istiyorum.
Yaşadığım dünyanın içine batmak, gömülmek istiyorum…

Kürşat Okutmuş

Journalist Author. TV News Editor.

Recent Posts

Güncel Fotoğrafa Panoramik Bir Bakış

Türkiye'deki güncel fotoğraf ve mercek tabanlı sanata dair tematik bir anlatı sunmayı amaçlayan "Panorama: Hayaller…

3 ay ago

Berlin’de Sahne Bizim Hikayelerin

Berlin'de Türk gecesi! Berlin Film Festivali’nde İlker Çatak’ın ‘Sarı Zarflar’ filmi, ‘Altın Ayı’ ödülünü kazandı.…

3 ay ago

Zamansız bir Karadeniz anlatısı: Loidevilla

Doğa, keşif ve sadeliğin yanı sıra deneyime de önem verenlerin Karadeniz'de yeni rotası Loidevilla, bir…

3 ay ago

‘İsimsiz Eserler Mezarlığı’ Slamdance’te yarışacak

Melik Kuru’nun yazıp yönettiği "İsimsiz Eserler Mezarlığı", Tallinn Black Nights Film Festivali’ndeki dünya prömiyerinin ardından…

3 ay ago

‘Kurtuluş’ dünya prömiyerini Berlinale’de yaptı

Emin Alper'in son filmi ‘Kurtuluş’, dünya prömiyerini 76. Berlin Film Festivali’nin Ana Yarışma bölümünde gerçekleştirdi.…

3 ay ago

Sanat Tarihi Derneği’nden 11 Dalda Ödül

İlk kez düzenlenen "Sanat Tarihi Derneği Ödülleri 2025" sahiplerini buldu. Sanat tarihi ve temas hâlindeki…

3 ay ago