Categories: ResimSöyleşi

Sıra dışı hikayelerin ortasında: Atölye Hane

Bir istasyonda vakit geçirmek, gelip geçeni izlemek, vedalara kavuşmalara tanıklık etmek en az tren yolculuğu kadar zevkli olmalı. Yanı sıra hayal kurmaya, hikaye anlatmaya da çok uygun bir mekan.

İşte tam da bu yüzden Ümran Nazif’in gözü ‘Gar Saati’ndedir. Tren istasyondan hareket eder etmez; Leyla Erbil ‘Konuşmadan Geçen Bir Tren Yolculuğu’nu, Sait Faik ‘Üçüncü Mevki’yi öyküleştirir. Durunca, Sabahattin Ali girer devreye: İstasyonda ayran satan çocuğu anlatır.

Ayrancı çocuklar gibi, bir istasyonda etrafta koşuşan satıcıların olmasından doğal ne olabilir ki! Tuhaf, daha doğrusu alışıldık olmayan ise Oğuz Atay’ın rüyasında gördükleridir. Atay’ın dünyadan göçmeden gördüğü son rüyadır üstelik: Üç kafadar, her gün yazdıkları ‘taze’ öyküleri, daktiloda birkaç nüsha çoğaltır; sepetlerine koyar ve istasyonda kısa bir süre duran ekspresin yataklı vagon yolcularına satmaya çalışır!

Pınar Bora, Atölye Hane
Yedikule, Mayıs 2024

İstasyonda öykü satmak kadar şaşırtıcı!

Atay’ın seyyar öykücüleri kadar olmasa da bugünlerde yolu Yedikule istasyonundan geçenleri tuhaf bir manzara karşılıyor. Agatha Christie gibi birçok Avrupalıyı, Pera’da hikâyeler yazsın diye getiren Orient Express’in de geçtiği 140 küsur yıllık hattın hemen karşısında, şık bir vagon…

Pınar Bora, Kürşat Okutmuş
Atölye Hane
, Yedikule
Mayıs 2024

Üstelik duran, hareket etmeyen bir vagon. İçinde ise bir sanatçı: Pınar Bora

İstanbul doğumlu Bora, 2005 yılında birincilikle ve burslu olarak girdiği Beykent Üniversitesi Resim Ana Sanat Dalı mezunu. Asım İşler, Cengiz Çekil ve Zekiye Sarıkartal atölyelerinde çalışan genç sanatçı, daha sonra Yıldız Teknik Üniversitesi’nde eğitim aldı. Yüksek lisans eğitimini sürdüren sanatçı, çalışmalarını Cihangir’deki kendi atölyesi ve şimdi hikayesini dinleyeceğimiz Atölye Hane’de sürdürüyor…

Kafe de olabilirdi ama…

Görür görmez, harika bir yazıhane olur dedim ama geç kalmış olmalıyım…

Öyle oldu galiba! Herkes kendi dünyasından bakıyor demek ki çevresine. Aslında daha iyi fikirler de duydum…

Nasıl?

Tahminim bu bölgede yaşayan biriydi. Telefonumu bulmuş, arayıp “vagon kiralık mı” diye sordu, “hayır” dedim. Kafe yapmak istiyormuş! “Burası bir sanat atölyesi, vagonda resim yapıyorum” deyince, gelip bakmak istediğini söyledi. Ticaret açısından bakarsanız haksız da değil. “Başına birini koyarım, gelip geçen kahve içer” diye düşünmüş olmalı.

Oğuz Atay, son hikayesi ‘Demiryolu Hikâyecileri – Bir Rüya’da, istasyonda taze öyküler yazıp satan 3 öykücünün başından geçenleri anlatır. Bu vagonun da, günümüz İstanbul’unu düşünürsek bir kafe yerine sanat atölyesi olması hem şaşırtıcı, hem de güzel…

Beni arayan o beyefendi gibi, her yeri kafe olarak da düşünebilirsiniz ama sanırım sanat atölyesi olarak çok az düşünülür. O yüzden de bence en güzeli atölye olmasıydı, öyle de oldu zaten.

Cer İstanbul, Yedikule

Projeden bahsedelim, nasıl dahil oldun, ne kadar zamandır bu vagondasın?

Proje açık çağrı ile yapıldı. Ege Yapı, sanatçılar proje sunsun ve o proje kapsamında üretimlerini bu alanda, “Atölye Hane Vagon”da yapsın istiyor. Benim için de değişik bir çalışma biçimi olur düşüncesiyle başvurdum. Kabul olduğu günden beri de -sanırım 6 ay oldu- buradayım.

Pınar Bora, Kürşat Okutmuş
Atölye Hane
, Yedikule
Mayıs 2024

Kendi atölyen mi, burası mı? Farkı ne?

Bu vagonda çalışan ilk sanatçıyım. Yıllardır yolculuklara eşlik etmiş olsa da bu haliyle yeni bir enerji alanı. Kendi atölyem yıllar içinde oluşmuş bir alan. Elimi attığım an her şeyi bulabiliyorum. Tüm bu süreç burada yeniden, sıfırdan oluşuyor. Oldukça geniş, ışık gün boyunca benimle. Plastik malzemeyle çalıştığım düşünülürse havalandırması da daha kolay.

Gitmeyen bir vagonda oturup çalışmak… Neler düşündürüyor?

Yaptığım iş geçmişle gelecek arasında bağa odaklanıyor. O nedenle bir vagon da olmak enteresan geldi. Dışarıya açık bir bölge. Etkileşim halinde olmak da keyifli. Ne yaptığıma dair merak edenler oluyor. Daha çok akşamüstü çalışıyorum. Işıklar yanınca, insanların daha çok ilgisini çekiyor ya da fark ediyorlar galiba.

Yaptığın resimlerden bahsedeceğiz ama biraz daha bu deneyimi konuşmak istiyorum…

En ilginç yanı, vagonun içinde de olsanız açıktasınız. Hava durumuna anında maruz kalıyorsunuz. Yağmur yağıyor, güneş çıkıyor, anında hissediyorsunuz. İstanbul’dasınız ama değil de gibisiniz! Bölgenin sakinliği de var. O halini de sevmeye başladım.

Kafe yapmak isteyenler dışında, tepkiler nasıl?

Gelip geçerken meraklı bakışlar oluyor. Ne yaptığıma dair soru soranlar oluyor. Geleneksel sanatın dışında bir şey yaptığım için insanlar bir süre dinliyor ama, anlamadıklarını anlıyorum. Sabredip, ısrar edenlerin bir fikri oluyor ama o kadar.

Pınar Bora, Atölye Hane

Trenle, tren yolculuğuyla aran nasıl?

Bu vagonda çalışmaya başladığımda fark ettim ki, benim hiç tren anım yok. Sadece Ankara’ya gitmişim trenle, o kadar. Galiba arabayla yolculuğu daha çok seviyorum. O yüzden tercihim hep karayolu olmuş. Tren böyle güzel, dursun, ben içinde çalışayım.

Duran bir vagonda 6 ay… Fena bir öykü değil…

Benim açımdan bakarsak, zaman burada çok değerli geçti. Yalnızlık ve sakinliğin de katkısıyla, çok araştırma yaptım. Birçok yarım projemi tamamladım, yenilerine başladım. Kendi atölyemde zamanı bu kadar verimli kullanmıyordum. Bu alan iş disiplini de sağlıyor. “Bugün kalkıp gitmeliyim ve çalışmalıyım” duygusu da itiyor sizi. Kendi atölyem, aynı zamanda da evim. “Birazdan yaparım” duygusu, ağırlaştırıyor çoğu zaman. Gidip gelmesi de var. Akan hayatla etkileşim halindesiniz. Özetlersem, memnunum bu projede olmaktan.

Yakın yüzyıla damga vurmuş kişiler, anlar, sahneler…

Gelelim pek benzeri olmayan resim tekniğine… Önce malzemeyi ve dönüşüm sürecini anlatır mısın?

Plastik ve metal alışımın karışımı bir malzeme kullanıyorum. Pleksi gibi düşünülebilir. Zımpara gibi birkaç aşamadan geçiriyorum. Çizeceğim görsele karar verdikten sonra, -genelde siyah beyaz fotoğraflar oluyor- üzerine kuru boya ve mürekkep ile çalışıyorum. Çizim bittikten sonra da ısıyla buluşturup malzemeyi, dolayısıyla da resmi deforme ediyorum.

Sanırım buradaki anahtar kelime “deforme”…

Hem gibi hem de yoruma açık… Isı ve ateş malzemeyi eğip bükerken, alışılmış kalıpları da ortadan kaldırıyor. Resimde, eriyen ve dönüşüme açık malzemenin, değişen kimliklerle kurduğu örüntüyü izliyoruz. Toplumsal belleğin dehlizlerinde kalan ‘sunulmuş’ imajlar ve bu imajların gerçekliği sorgulanıyor. Kurguyla gerçek arasında çağın beklentisini karşılamak üzere tasarlanan kimlik kavramının, malzemenin deformasyonuyla (eritilmesiyle) kamunun belleğindeki konumunu yitirmesini vurgulamaya çalışıyorum.

Çizdiğin fotoğrafları nasıl seçiyorsun?

Üretimlerim biraz da kimlik arkeolojisi gibi. Yakın yüzyıla damga vurmuş bazı kişiler, anlar, sahneler olabiliyor. İnsanın kendiliğinden oluşturan kimliği ve topluma yansıttığı kimliği arasındaki çatışmaya ilişkin bir dökümü içeriyor aslında. Bu resimler, yaşamın bir parçası fakat amacı bu zamanda asılı kalmak değil. Akışın içinde olma fikri cezbediyor aslında. Yani çalışmalarım öncelikle bir tasarım, sonra araştırma ve nihayetinde geçmiş ile gelecek arasındaki ilişkiye dair bir inceleme içeriyor.

Günlerce üzerine düşünüp karar verdiğin fotoğrafı, boyayla-mürekkeple çizdikten sonra ateşe, ısıya tutmak çılgın bir fikir! Kayıplar oluyordur…

Evet oluyor ama o da işin bir parçası. Zaten ilk olaraK, malzemenin değişkenliğinin yarattığı tekinsiz atmosferi yaşamanın keyfine varmayı öğrendim. Bu gerçek bir olgunlaşma ve kabullenme süreciydi. Kullandığım malzemenin özgün bir karakteri var. Bunun farkında olmak gerekiyor. Yenilince de pes etmemek esas tabi ki. Çiziyorsun boyuyorsun, her şey hazır, ısıya geldiği zaman, her şey ters yüz olabiliyor. Üstelik istediğin formu yakalayamayınca, bu malzeme yeni bir müdahaleyi de kabul etmiyor. Tekrar başa dönmen gerekiyor. Sonu hüsran olan işlerimden de memnunum. Onları da belki başka bir şey yaparım diye saklıyorum bu arada.

Bu şekilde resim yapan başka isimler var mı?

Bildiğim kadarıyla yok, görmedim. Zaten bu yüzden de önümde bir örnek yoktu ve deneme yanılma yoluyla ilerledim. O süreç hala da devam ediyor.

Belki de bu tekniğe bir isim bulmalı…

Bunu hiç düşünmedim. İlla bir isim verilecekse de galiba üzerinde uzunca düşünmem lazım.

Ve ardından da sergi zamanı…

Evet. Çalışmalarımın izleyiciyle buluştuğu anı çok değerli buluyorum. Malzemenin parlak tarafı cam hissi verdiği ve kırılganlık yarattığı için o tarafı sergilemeyi tercih ediyorum. Böldüğüm veya bir bütün halinde sergilediğim çalışmanın başka gözlerin kaydettiği bir fenomene dönüştüğünü görmek etkileyici. İzleyici ile temas ediyorsunuz ve çalışma yaşam örüntüsüne dahil oluyor. Üretim sürecinden, sergileme alanına geçişle beraber iş, yeni ve benim tasavvur edebileceğimden çok farklı bir boyuta geçiyor. Her izleyici kendi deneyimi üzerinde çalışmayla öznel bir yolculuğa çıkıyor. Bu gerçekten tarifi olmayan bir durum.

Vagonda, istasyonda, hayatın her alanında sanat ve üretim sürsün diyelim o zaman. Harika deneyim ve sohbet için teşekkürler…

Benim için de süreci baştan sona gözden geçirdiğim, bu anına kadar olan bölümü özetlediğim keyifli bir sohbet oldu. Teşekkürler.

(*) Söyleşi Hürriyet Gösteri Dergisi’nin Haziran 2024’de 345. sayısında yayınlanmıştır.


Pınar Bora, Atölye Hane

Pınar Bora’nın plastik ve metal alaşım yüzeyler üzerine mürekkep ve kuruboya ile çizdiği ve boyadığı çalışmaları, 20. yüzyılın dönüm noktalarında yaşanmış ikonik sahneleri, fotoğrafları üzerinden yeniden yorumluyor. 1960’lardan bu yana sanatın bir parçası olan ve geçmişte üretilmiş eserleri alıntılamaya dayanan temellük sanatı için Hal Foster “Yanılsamayı teşhir eden temellük sanatı izleyiciden yüzeylerine eleştirel bir şekilde bakmasını ister” demişti. Böylelikle sanatçı, postmodernist çerçevede temsillerin gerçekliğe gönderme yapıp yapmadığını ya da ne şekilde yaptığını sorguluyordu. Bora’nın temellük ettiği görüntülerden oluşan serisi de toplumsal belleğin dehlizlerinde bir yerde var olan sunulu imgelerin belgesel niteliğini ve gerçekliğini sorgularken, çağın beklentilerini karşılamak için kurgulanan kimliklerin kamunun belleğindeki konumunu yitirmesini, malzemeyi eritip deforme ederek vurguluyor. Her biri siyah beyaz bir fotoğraf karesi olan sahneler, ısı ve ateşin dönüştürücü gücü ile imgelerin yakıcı gücü arasında paralellik kurarak, temsillerin gerçekliğini/bükülebilirliğini sorguluyor.

Yedikule ve Tren, 1950
Jack Birns, Life Dergisi Arşivi
Yedikule Tren İstasyonu Motorlu Depo Personeli
Haziran 1962
Ruhan Çelebi Arşivi
Kürşat Okutmuş

Journalist Author. TV News Editor.

Recent Posts

Güncel Fotoğrafa Panoramik Bir Bakış

Türkiye'deki güncel fotoğraf ve mercek tabanlı sanata dair tematik bir anlatı sunmayı amaçlayan "Panorama: Hayaller…

3 ay ago

Berlin’de Sahne Bizim Hikayelerin

Berlin'de Türk gecesi! Berlin Film Festivali’nde İlker Çatak’ın ‘Sarı Zarflar’ filmi, ‘Altın Ayı’ ödülünü kazandı.…

3 ay ago

Zamansız bir Karadeniz anlatısı: Loidevilla

Doğa, keşif ve sadeliğin yanı sıra deneyime de önem verenlerin Karadeniz'de yeni rotası Loidevilla, bir…

3 ay ago

‘İsimsiz Eserler Mezarlığı’ Slamdance’te yarışacak

Melik Kuru’nun yazıp yönettiği "İsimsiz Eserler Mezarlığı", Tallinn Black Nights Film Festivali’ndeki dünya prömiyerinin ardından…

3 ay ago

‘Kurtuluş’ dünya prömiyerini Berlinale’de yaptı

Emin Alper'in son filmi ‘Kurtuluş’, dünya prömiyerini 76. Berlin Film Festivali’nin Ana Yarışma bölümünde gerçekleştirdi.…

3 ay ago

Sanat Tarihi Derneği’nden 11 Dalda Ödül

İlk kez düzenlenen "Sanat Tarihi Derneği Ödülleri 2025" sahiplerini buldu. Sanat tarihi ve temas hâlindeki…

3 ay ago