/

Öncü Kadın: Seha Okuş

Türk Halk Müziği'nin usta ismi Seha Okuş, 98 yaşında hayata veda etti. Onunla son sohbeti 2023 yılında Rengigül Yaltırık Ural yapmış, değerli bilgiler edinmişti. İşte o söyleşiden çok özel notlar...

2022 Mayıs’ın son haftasında Müjdat Gezen Sanat Merkezi’ni arayarak Seha Okuş Hanım’a telefon ile ulaştım. Kendimi tanıttım. “Adınız ne güzel” dedi. “Benim adım gibi pek duyulmamış” diye devam etti.

Birlikte gün belirledik. Eşim Ersin ve oğlum Utku 28 Mayıs 2022 Cumartesi, saat 15.15 gibi Koşuyolu’nda, güzide bir sitedeki Seha Hanım’ın evine bıraktılar. Beni ve söyleşi teklifimi kabul ettiği için kendisine minnettarım. Misafir odası Validebağ Korusu’na bakıyordu.

Seha Okuş, Rengigül Yaltırık Ural

Söyleşi: Rengigül Yaltırık Ural
Kaynak: RE Books Arts Yayınevi

Kendimi daha detaylı tanıttım ve nehir söyleşinin önemini, iyi yapılırsa başta tarihçiler olmak üzere birçok araştırmacı için ciddi veriler sunabilindiğinin altını çizerek söyleşi başlıklarımı okudum. Çok zeki ve duyarlı bir kadın olduğunu sorduğu sorulardan anladım.

“Sizi bana kim önerdi?” diye sordu.
“Müzik dağarcığı çok zengin olduğuna inandığım bir arkadaşım tavsiye etti” diye cevap verdim.

Memnun oldu. Yuvarlak ahşap, İtalyan yemek masasında yan yana oturduk. Bilgisayarımı açtım. Daha önceden hazırladığım soruları sormaya ve Seha Hanım anlattıkça yazmaya başladım.

Bir süre geçtikten sonra birlikte mutfağa geçtik. Kendisinin özenle yapmış olduğu ortası şokolalı, içi dövülmüş bademli muhallebilerimizi aldık. Mutfak da Validebağ Korusu’na bakıyordu. Bir ağaç deniziydi sanki ve çok güzeldi. İçimden doğa sevgisini sezmiştim.

Söyleşimize muhallebilerimizi yedikten sonra devam ettik. Eşim ve oğlumun beni alacaklarını söylediğimde “Lütfen buyursunlar, muhallebimin tadına baksınlar” diyerek davet etti. İkrâmdan sonra Ersin fotoğrafları çekti. Seha Hanım’ın özel arşiv fotoğraflarından birlikte seçtiklerimizi kayda aldı. Utku’ya bazı yazıları okuttu ve konuşmasının çok mikrofonik olduğunu söyledi. Anılarını anlatmaya devam etti mutlulukla ve saat 19.30’a kadar sohbetimiz sürdü. Bu bağlamda Ersin ve Utku’ya teşekkür ediyorum.

Birkaç gün sonra beni telefon ile arayarak bazı hatırına gelen detayları yazdırdı. Tekrar buluşmak üzere gün saptadık.

2 Haziran 2022, Perşembe günü 11.30 gibi yine evinde buluştuk. Bu defa tam gün çalıştık. Önce fotoğraf arşivinden başladık. Sonra temize çektiğim notları okudum, üzerinde düzeltmeler yaptık ve birlikte güzel bir öğle yemeği yedik. Kendisinin yardımcısı hanımla birlikte yaptığı açma ıspanaklı böreklerini, sade çöreklerini ve elmalı turtasını yedik. Çaylarımızı içtik. Bizim de aile âdetimiz olarak elimiz boş gitmemekti tabii. Tatlı, börek, çikolata sevdiğini öğrenmiştim.

Şimdi söyleşimize geçelim ve Seha Okuş Hanım’ın yaşam tarihine yolculuk yapalım.

Kıymetli Seha Hanım, 7 Nisan 1928 yılında, İstanbul Teşvikiye’de doğmuşsunuz. Teşvikiye’de hangi sokakta, nasıl bir evde doğdunuz, hangi yıllar arasında yaşadınız? Bize sizin yaşadığınız dönemi aktarabilir misiniz?

1928 doğumluyum. Teşvikiye Camii’nden aşağı doğru Topağacı Kuyulu Bostan Sokak’ta üç katlı ahşap, küçük bir konakta doğdum. Aile büyüklerimize ait bir konak diye aklımda kalmış. Biz en üst katta otururduk. Orta katta Enise Hanım teyzeler otururdu. Büyük bahçe içinde idi. Bahçede incir, ayva, erik gibi ağaçlar vardı. Sokağa oyun oynamak için bırakmazdı annem. Bahçedeki incir ağacının tepesine çıkardım. Annem “Aşağı in” derdi. Her sene ham inciri yediğim için (çocukluk işte) dudaklarımın köşesinde yaracıklar olurdu.

Sözünü ettiğiniz bu ahşap konak maalesef İstanbul’daki diğer güzel konaklar, yalılar gibi günümüze ulaşamadı, öyle değil mi Seha Hanım?

Maalesef, ulaşmadı. Bize yakın Samet Ağaoğlu ve Süreyya Ağaoğlu’nun babası Ahmet Ağaoğlu’nun evi vardı. Ahmet Ağaoğlu’nun kız kardeşi Hümay Ağaoğlu’nun kızları Gökçe ve Suna benim arkadaşlarımdı. Annem bir tek onlara gitmeme izin verirdi. Suna, Profesör Giritli ile evlendi.

İsmet Giritli mi Seha Hanım?

Evet. İsmet Giritli.

Okula gidip gelirken kimler ve neler dikkatinizi çekerdi?

Fikret ve Güner ilk aklıma gelen arkadaşlarımdı. Güner bir albayın kızıydı, iyi bir aileydi. Okulda çok samimi idim arkadaşlarımla ve hâlâ çok arkadaş canlısıyımdır. İlkokul dönemimde İstiklâl Savaşı’na katılmış Ali İhsan Paşa’nın köşkleri vardı. Onun kızı da benim arkadaşımdı. Ali İhsan Paşa’yı merak ederdim. Konağı bizim konağa yakındı. Mühim bir kimse idi. Asil, iyi bir aileydi. Hanımı da öyle idi.
Ali İhsan (Sâbis) Paşa mı Seha Hanım?

Evet. Biz Ali İhsan Paşa diye bilirdik. Kızı Nemika arkadaşımdı.

Babaannem Nevzat Hanım gibi musikişinas bir İstanbul hanımefendisi olan ve ut çalan anneniz Vildan Hanım’ı ve aile bağlarınızı anlatır mısınız?

Anne tarafım İstanbullu.

Doktorunuz, eczacınız kimdi?

Adli abimin ve benim (yani biz iki kardeşin) sıhhatimiz iyi idi. 7-8 yaşlarındaydım, annem siyatik olmuştu, sızı içinde yatmaktaydı. Tıp ilerlemiş değildi. Evimize gelen doktorumuz anneme fizik tedavinin iyi geleceğini söyledi ve Dr. Albert Aşer’i tavsiye etti. Taksi pek yoktu o tarihlerde. Taksi şoförü bir komşumuz, ailesi ile birlikte bizim mahallemizde oturuyordu. Düzgün bir beyefendi idi. Bir gün annem beni onlara gönderdi. “Annem sizi bekliyor amca” dedim. Birlikte bizim eve gittik. Annem taksici amca ile anlaştı. “Beni birkaç hafta, her gün, ya da gün aşırı Ortaköy’e Mösyö Albert Aşer’e götürüp, getirebilir misiniz?” diye sordu. Konuşup, ücretinde anlaştılar. Ve ben Mösyö Aşer’e gidileceği günlerde o taksiye annemle bindiğimde mutlu olurdum çünkü annem sokakta oynamama izin vermezdi. Taksi ile Teşvikiye’den Ortaköy’e gitmek ve dönmek çok değişik bir duygu idi.

Annemin o sancılı döneminde bana evde yapmam gerekenler ile ilgili söylediklerini de unutamam. Sofrayı hazırlarken “Ekmeği ince doğra” demesi gibi. “Sobadan kömürleri al mangala, ama ateşi yere düşürme” derdi. Küçük bir kız çocuğuyum tabii. O çocuk aklımla “Annem yine sancılansa” diye düşünürdüm. Çünkü otomobil ile sokakları görecektim ve mutlu olacaktım. Ertesi sene de iki defa gitmiştik Mösyö Aşer’e. Demek istediğim şu; çok az şeyle, çok mutlu oluyorduk. Adli abimi de bu söyleşimizde anmak isterim. Telefonla konuştuk şimdi zaten, izin aldık kendisinden. Benim için çok kıymetlidir. 1947, 1948 yıllarında abim İstanbul Üniversitesi Korosu’nda koristti. Sesi iyi idi. Beni de bazen koro çalışmalarına götürürdü. Çalışma yeri Taksim’de Maksim’in olduğu yerdeydi. Oturup dinlerdim. Klasik koronun ne olduğunu o zaman öğrendim. Sigortacıdır kendisi, musikiye meraklıdır ve hayattadır.

Ne kadar zarif ve saygılı bir davranış sergilediniz Seha Hanım. Gerçekten örnek alınacak pek çok yönünüz var. Anneannem “Eski terbiye” derdi.

Teşekkür ederim. Abimle o vakitler Beyoğlu’ndaki Fransız tiyatrosu, Darülbedai’ye tiyatro seyretmeye giderdik. Annem abimle gitmeme izin verirdi. Ben de çok zevk alırdım. Bir defasında Cahide Sonku Hanım sahnede idi. Bir seyirci sahneye doğru bir şey söyledi. Cahide Sonku piyesi durdurdu. “Biz size bir şeyler vermeye çalışıyoruz, siz alamıyorsunuz” demişti. Primadonna Cahide Sonku. Tütüncü İhsan Bey’in eşiydi. Şaziye Moral, Nevin Akkaya, Nevin Seval, Nezihe Becerikli, Hazım Körmükçü. Vasfı Rıza Zobu gibi nice kıymetli sanatçılarımızı izleme fırsatı buldum. Her biri çok kıymetli tiyatrocularımızdı. Bu günkü tiyatro, sinema, televizyon dizilerindeki başarıların, o zamanki kıymetli sanatçılarımızın emeklerinin mihenk taşı olduğuna inanıyorum.

Evet, değerli Seha Hanım. Bahriye anneannem, babam da anlatırlardı. “Bataklı Damın Kızı Aysel” diye bahsederlerdi. Cahide Sonku, Talat Artemel, Feriha Tevfik, Hazım Körmükçü, Ergun Köknar’ın babası Sait Köknar. Muhsin Ertuğrul da rejisörmüş. Nâzım Hikmet senarist. “Önemli bir film” derlerdi. Vasfi Rıza Zobu’nun babasını yayınlanacak kitabımızda yazdım.

Annenizin ve sizin terziniz var mıydı Seha Hanım? Hangi kumaşçılardan kumaş seçilirdi?

Annem bana dikiş dikerdi. Eve Rum terziler gelirdi. Bir günde elbise bitirirlerdi. Üç elbiseniz varsa zengin sayılırdınız o devirde. Çok güzel bordo bir elbisem vardı. Kumaşın adı amaroza idi. Annem sandıkta saklardı. Bayramlarda annem onu naftalin kokan ceviz sandıktan çıkartır, giyerdim. Büyüdükçe her sene eteğini uzatırdı. Şatafat, gösteriş, müsriflik yoktu.

Beyoğlu’na gidilirdi. Pasajlar vardı. Daha çok iki pasaj hafızamda ama isimlerini hatırlayamadım. Annem düğme, kuşak, kurdele alırdı. Çok güzel şapkacılar vardı. Beyoğlu’na çıktığımızda Tokatlıyan Oteli’nin içine bakmaya doyamazdık. Şapkalı şık şık hanımlar ve beyler görürdük. Bir asalet vardı.

Babanız ”Kadifeden Kesesi, Kahveden Gelir Sesi” türküsünün güftekârı İhsan Bey’i ve büyüklerinizi sizden dinleyebilir miyiz?

Evet güftekârdı, güfteleri vardı. Müjdat (Gezen) kitabında da yazmıştı. ”Kadifeden Kesesi, Kahveden Gelir Sesi”nden başka kitapta yazanları size söyleyeyim, not alınız.

  1. Vuracak Sine Arar
  2. Sevdası Henüz Sinede
  3. Firkatin Aldı

Şetaraban çok güzel bir makamdır. Maalesef epeydir bu makamlarla eserler çalışılmıyor.

Müzik ile iç içe bir aile profili çıkıyor karşımıza Seha Hanım. Müjdat Gezen’in babası TRT müzisyenlerinden, İstanbul Radyosu sanatçısı Ahmet Necdet Bey (darbuka). Şerif İçli (ut), Şükrü Tunar (klarnet) ile birlikte anılıyor radyoda. Aynı zamanda futbolcu. Hakemlik yapmış. Amcası Osman Vamık, sporcu, Taksim Stadı’nda müdür. Atatürk bu görevi vermiş. Gazelhân imiş.

Abim dediğiniz Vamık Gezen mi?
Söz yazarı babanız İhsan Bey, Müjdat Gezen’in dedesi midir?
Babanızın çalışma hayatından bahsedebilir misiniz?

Çok bilgi edinmişsiniz. Sizi tebrik ederim.
Müjdat’ın babası Ahmet Necdet ve amcası Osman Vamık ile baba bir anne ayrı kardeşleriz.
Babam İhsan Bey, Müjdat’ın dedesidir.

Evet. Müjdat’ın babası Ahmet Necdet abim darbuka çalardı. Şerif İçli ut, Şükrü Tunar klarnet çalarlardı.

Osman Vamık

Büyük abim Osman Vamık, İstiklal Savaşı’nda çok mühim bir vazife yapmış. Doğu Karadeniz sahillerine, İstiklal Savaşı’nda İstanbul’dan gizli silah kaçırmış. Ne büyük bir cesaret. Almanya’ya tahsile göndermiş dedesi. Almanca bilirdi ki o tarihte çok nadirdir. Savaş çıkınca, İstanbul’a gemiş ve Türk ordusuna hizmette bulunmuş. Aile tam vatanseverdir. İstiklal Savaşı’ndaki hizmetlerinden dolayı Atatürk mükafat olarak Taksim Stadı müdürlüğü görevini vermiş. Vamık abim sporcuydu. Gazelhandı. Çok kibardı. Hassas, duygusaldı. Sanata çok ehemmiyet verirdi. Hayatının büyük bir kısmını, yerleştiği Viyana’nın güneyinde geçirdi. Kotrası vardı. Yaz aylarında İstanbul’a geldiğinde kotrasına ziyarete giderdik. Dolmalar, börekler yapardık. Çok güzel sohbetlerimiz olurdu. Avrupa seyahat merakıma vesilelerden biridir Vamık abim.

Viyana şahane bir yer. Nehrinin kültürü var. Tuna nehri Fransa, İsviçre ve Almanya’nın birleştiği Donaueschingen adlı bir kasabadan çıkıyor. Bu nehri Bulgaristan’dan akıncaya kadar arabayla takip ettik. Seyahatlerimdeki en güzel anılarımdan biridir. Avrupa’da bir kültür var ve bu kültür beni etkilemiştir. Çok seyahatler yaptık arabamla. İspanya, Portekiz hariç her yeri defalarca dolaştım. İngiltere’ye, Londra ve Edinburgh’a seyahatim de oldu. Amerika’ya da gittim. Hollanda da pek güzeldir. En çok İtalya’yı sevdim. Bu masam da İtalyan’dır. Yugoslavya sahilleri de pek güzeldir. Gerçi Yugoslavya kalmadı ama. Split’i çok beğendim. Adriyatik’i geçip, İtalya’da çizmedeki Bari’de indik. Bir seyahatimiz de öyle oldu. Çalıştığım için seyahatlerimi her yaz, tatillerimde yapmaya gayret ettim. Bu bana mutluluk verdi. Neden hep arabayla seyahat ettim, biliyor musunuz? Köylerini, yaşantılarını, kültürlerini, manastırlarını, tarihi dokusunu, doğasını da görebilmek için. Kilise çıkışlarına denk geldiysek. Ayinlerinin bitmesini dışarıda bekledik. Sonra onların hep birlikte yemek yedikleri yerde biz de yörenin lezzetlerini tattık. O halkın neşelerine ortak olduk. Yöresel kıyafetlerde hizmet eden gençler pek hoşumuza gitmişti.

Seyahatlerimin birinde Budapeşte yakınlarında, orman içinde Macar Çigan müziği çalan küçük bir orkestraya rastladık. Kemanlar eşsizdi. Gece geçlere kadar dinledik ve yolculuğumuza ara vererek o gece orada kaldık. Orkestra öyle coşkulu çalıyordu ki izleyiciler de coştu. Orman içinde müzik ziyafeti. Unutmam mümkün değil.

Fransız şansonlarını severim. İtalyan Napolitenlerini de. Jacqueline François vardı. Édith Piaf. Yves Montand. Severek dinlerdim. Kaliteli cazı da severim. Eski güfteleri seviyorum. “Aşkın ile Gündüz Gece”, Sadi Hoşses’in bestesi. “Bir Kızıl Goncaya Benzer Dudağın”, Amir Ateş de kıymetli bir bestekârdır. Aruz veznini severim. Zevkle dinlerken eşlik ederim. Eski Türk müziği dinlemeye aşinayım.

Halil Bediî Yönetken, Türk, Halk ve Batı müziğini çok iyi hazmetmiş, ekollü, kıymetli bir hocamızdı. Kendisi iyi bir folklorcuydu. Asalet akıyordu, öyle bir İstanbul beyefendisi idi. Konservatuvarın 5. sınıfında, senenin sonunda gelmişti bize. Kendisinden dinlemiştim bir anısını. Eğitim için burslu Çekoslovakya Prag’a gönderildiğinde; konserlere, operalara öğrenci olarak izleme imkânı sağlanmış. Operada, o sessizlikte salonda “fış, fış” diye bir ses duyuyormuş, en üst kat 2. balkonda. Nedir bu ses diye merak etmiş. Işıklar yandığında o “fış fış” sesinin, izleyicilerin operayı kitaptan takip ettiğini anlamış. O ses, sayfaların çıkarttığı sesmiş. İzleyicilerin gözleri hem kitapta hem sahnedeymiş. Notaları biliyorlarmış. İşte buna medeniyet denir. Bu anısından sonra Halil Bediî Yönetken hocamız, daha evvel okulumuza tayin olsaydı da kendisinden daha fazla faydalansaydım diye düşünmüştüm.

Necdet abim futbolcuydu, hakemdi. Devlet Deniz Yolları’nda muhasebe müdür yardımcısıydı.

Bir de Müeyyet ablam vardı.
Müjdat bir temsilinde beni göstererek “Bu halam ne kadar kibarsa, öbür halam o kadar muziptir” demişti gülerek. Müeyyet ablam vefat ettiğinde cebinden Zeki Müren’in konser bileti çıkmıştı. Neşeli, şen, nüktedan bir insandı.

Babam İhsan Bey, Kızılay’da memur idi. Beyoğlu şubesinde. Her sene Kızılay Balosu tertip edilirdi. Tokatlıyan veya Pera Palas’ta. Babam bu balolara gittiği zaman sevinirdik. Baloda renkli kurdeleler, kâğıttan oyuncaklar, kâğıttan üflenen parti düdükleri, maskeler dağıtılırmış. Artakalanları da aralarında paylaşırlarmış. Abimle bana bir dolu böyle oyuncak getirirdi balodan. Renkli balonlar ile oynardık. O zaman “Aman patlatmayın balonları. Ses çıkmasın” derdi annem. Böyle mutlu olurduk. Oyuncaklarımız buydu.

Babamın iş yerine de gittik birkaç defa. Poğaça gibi yiyecek aldırıp yedirmişti. Masasının üzerine bir şey serdirdi. “Aman dökmeyin” diye tembih etmişti.

Baba tarafım Giritlidir.
Dedemin Zeyrek’te harem selamlıklı küçük bahçe içinde konağı varmış. Her hafta fasıl için Romanlar gelirmiş. Beyler hem musiki dinler hem rakı sofrasında sohbet ederlermiş. Hanımlar da kafes arkasından fasıl dinlerlermiş.

Fasıl nedir? Sözsüz sözlü.
Romanların musiki yeteneği var.

Annenizle birlikte Küçük Çiftlik Parkı’nda saz dinleyerek büyümüşsünüz. Küçük Çiftlik Parkı’nı bize anlatır mısınız? Nasıl etkilendiniz? Ne sohbetler yapılırdı? Damak tadınız olarak Teşvikiye’de yediğiniz ve unutamadığınız neler gelir ilk aklınıza? Taşlık Gazinosu’na, Beşiktaş Kamburun Bahçesi’ne ve yazlık sinemalara gider miydiniz? Beyoğlu’ndaki sinema ve tiyatrolardan da bahseder misiniz lütfen?

Yaşlı bir baba ile genç ve güzel bir annenin çocuğuyum. Babam hayata sefalı gözle bakardı. Nasıl denir?
Ehlikeyif mi Seha Hanım?

Evet. Ehlikeyifti.
Müzik, şiir ilgi alanıydı. Sohbetlerde içerdi.

Annem genç, güzel, duygusal ve bahtsız bir kadındı. Annem bedbahtlığını müzik ile tedavi ederdi. Müziği çok severdi. Maçka’da Narmanlı Apartmanı vardır. Çok güzeldir. O apartmanların her biri pek güzeldi. Maçka Palas, Teşvikiye Palas, Belveder Apartmanı, İzmir Palas gibi.

Annem o zamanlar Adli abimle beni alır, yürüye yürüye Narmanlı Apartmanı’nın önüne gelirdik. O apartmanın önünde durduğunda anlardık ki o akşam Küçük Çiftlik Parkı’nda musiki dinleyeceğiz. Narmanlı Apartmanı’nın altında francala, peynir, eski kaşar peyniri satan bir dükkân vardı. Tramvay durağı da Narmanlı’nın önünde idi.

Maçka – Taksim, Maçka – Fatih tramvayı vardı. 1. mevkii kırmızı renkliydi, deri kaplama koltukları vardı ve daha şıktı. Bindiğimizde hoşuma giderdi. 2. mevkii sarı renkliydi, oturma koltukları tahtadandı. Bazen sarıya bazen kırmızıya binerdik. 5-6 yaşlarındaydım.

Küçük Çiftlik’e gitmeden önce annem taze, uzun francala ekmeğini üçe böldürtür arasına da eski kaşar koydurturdu. O zamanlar fazla ekmek çeşidi yoktu. Ya somun ekmeği ya francala. Francala lükstü. Eski kaşar da pek lezizdi.

Böylece yürüye yürüye Küçük Çiftlik’i bulurduk.

Yol boyunca ateş böceği sesleri duyardım. Çok hoşuma giderdi. Kaç sene geçmiş aradan bana ateş böceklerinin sesi, fasılları hatırlatıyor. Işıklı geceleri, gazinoları, mehtabı hatırlatıyor.

O yokuş, ağaçlı bir yokuştur. Ağustos böceklerinin sesini annem pek sevmezdi, ama ben çok severdim.

İçki içilen lüks yerinde dinlemezdik fasılları. Çay içilen aile yerine dinlerdik. Ayakta sandviçlerimizi yememize izin vermezdi annem. Demir masa etrafında demirden iskemleler vardı, önce bizi oturtur, sonra kendi otururdu. Ve bilirdik ki annem bize çay ısmarlayacak. Biz o çaylarımızı taze francala arası eski kaşarlarımızla içerdik. Sonra ben yerlerdeki gazoz kapaklarını toplardım. Gazoz mühimdi. Böylelikle de hem dolaşırdım hem sahneye yaklaşırdım. Fasılları annem huzur içinde dinlerdi. Bana da ara sıra tembih ederdi. “Demir masanın üstünde gazoz kapaklarının sesini çıkartma” derdi. Fasılı pür dikkat dinliyor çünkü. Bir akşam birden ağlamaya başladım. Kürdili Hicazkâr makamı çalıyordu ve beni derinden etkilemişti. Annem düştüğümü zannetmişti.

Kürdili Hicazkâr makamı sizi çok etkilemiş. Sizde ne duygular yarattı?

İçimi sızlatıyor. Acem Kürdi, Muhayyer Kürdi, Kürdili Hicazkâr.

Taşlık’ta İnönü’nün Evi’ni geçince bir gazino daha vardı. Manzarası çok güzeldi. Annemin eğlencesi saz dinlemekti. Annem fazla komşuluk sevmezdi. Yalnızlığı severdi. Ut evimizde vardı, ama çaldığını görmedim. Güzel yemek yapamazdı. Sulu reçel yapardı. Yazın çilek, vişne, incir, kışın ayva. Soğuk suyla karıştırırdı. Abimle pilavla kaşık kaşık hoşaf, komposto içerdik.

Ben baba tarafına çekmişim. Yemek yemeyi ve yemek yapmayı, misafir ağırlamayı, sofralar kurmayı pek severim. Yapacağım yemeklerle ilgili alışveriş de pek hoşuma gider.

Seyrek olarak Beşiktaş Kamburun Bahçesi’ne film izlemeye gittiğimizde annem çekirdek yedirtmezdi. Yasaktı bize. Bazen türkü dinler, bazen film izlerdik.

Sinemalara gitmeyi hayatım boyunca sevdim. Beyoğlu’nda Melek, İpek, Lale. Audrey Hepburn, Ingrid Bergman, John Fontane, Gary Garson, Gary Cooper. Hoşuma giderdi.

Her şey, hepsi unutulur. Şan, şöhret para. Her şey geçicidir. Sadece o meşhur oldukları dönem ilgi çeker. Bunu hayat içinde öğrendim.

İki ilkokula gitmişsiniz Seha Hanım. Teşvikiye 16. ve 15. ilkokullarınızı, o dönemi anlatabilir misiniz? Okul arkadaşlarınızı, ailelerini, öğretmen ve müdürünüzü...

Üç sınıflı bir okul idi 16. İlkokul. Teşvikiye’de evimize çok yakındı. Düşünebiliyor musunuz 3 sınıflık bir okul! Abim de orada okudu. 4. ve 5. sınıfları 15. İlkokul’da okudum. 15. İlkokul Nişantaşı’na daha yakındı.

Amerikan Hastanesine mi yakındı Seha Hanım?

Evet. Amerikan Hastanesi’ne yakındı.

Bizim mahallemiz kozmopolitti. Rum bakkal, iki Rum ile bir Ermeni aile. Kardeş gibi geçinirdik. Din hiç konuşulmazdı. Bakkal, Dimitri idi. Tanaş oğluydu. Selanik Rumlarından. Sabahları bizim için taze ekmek hazırlardı, somun ya da francala. Gide gele “Dimitri amca” demeye başladım. Bir Şeker Bayramı sabahı, yine bakkala gittim. Annem taze ekmek ile beraber bisküvi, şekerler, karamela almamı tembihlemişti. Bakkaldan çıkarken “Dimitri amca bayramın kutlu olsun” dedim. Teşekkür etti. Eve gelince anneme söyledim. “Allah müstahakkını versin. Bu bayram bizim bayramımız” dedi. O zaman Müslümanlığı anladım. 8-9 yaşındaydım.

Yazın Suadiye’de bir konağın alt katında 2-3 ay kalırdık. Tren yolunun solundaydı. Erenköy’e yakındı. Çok güzel konaklar vardı. Bahçede oynardık. Ev sahipleriyle çay saatlerimiz olurdu. Bahçe kocamandı ve salıncak, meyve ağaçları, güller, çamlar vardı. Çok güzeldi Suadiye.

Çocukluğumda ara sıra Bursa’ya da giderdik annemle. Annemin dedesi tıp okumuş. Doktorluk yapmış ama bir süre sonra yürüyemez olmuş. Bursa Armutlu Kaplıcaları iyi gelir diye tedavi amaçlı gitmiş. Annesi de yanındaymış. Yirmi gün sonra annesi namaz kılarken bastonuyla yanına geldiğinde annesi çok etkilenmiş ve Bursa Çekirge’de bir konak almış. Kocaman bahçe içinde bir evdi ve bahçenin içinden su akıyordu. Ahşap bir konaktı ve kapısının üzeri demirli idi. Yıllar içinde saraylı bir hanım ile izdivaç yapmış dede. Annem “Bizim de hakkımız var bu konakta” diyerek yılda bir kez giderdik, ama dedemden bize bir miras kalmadı diyebilirim.

Annemiz çok disiplinliydi. Aristokrat bir kadındı.
Birkaç arkadaşı dışında pek kimse ile görüşmezdi. Hanım arkadaşları Bebek üstünde, Balat’ta, Çamlıca’da ve Büyükada’da otururlardı. Beni de götürürdü. Büyükada’daki aile Mısırlı idi ve anneme çok saygı duyarlardı.

Teşvikiye’de oturduğumuz konak satıldı, yıkıldı. Biz de Ayazağa’da bir dairede kirada oturmaya başladık. Evin ön tarafı Japon Sefareti’ne bakardı, arkasındaki balkondan yeni yapılan apartmanı ve bahçesini görürdük. Alman Sefareti’nin arkası Park Otel’di.

O apartmanın bahçe katında Avusturya kökenli bir müzisyen bey ve eşi otururdu. Madam şort giyerdi. İncecik, çok zarif bir hanımdı. Hiç sesi çıkmaz, çiçekleriyle ilgilenir ve Park Oteli’nde Avrupa müziği yapan eşinin keman provalarını dinlerdi. Avusturya Wels diye bir kasabadan geldiklerini duymuştuk. Annem “Bakma ayıp olur” derdi ama ben gizli gizli hayranlıkla balkondan seyreder ve keman provalarını dinlerdim. Herhalde mutlu bir karı koca idiler. Hayatımdaki ilk Avrupalıları böylece görmüş ve etkilenmiş oldum.

Nişantaşı Kız Lisesi’nin orta bölümünü bitirmişsiniz. Okuldaş büyüğüm olarak 1914 yılında Nişantaşı Sultanisi olarak kurulan ve aslında erkek okulu olan kuvvetli, disiplinli, hâli vakti yerinde ailelerin oturduğu bu elit semtimizdeki okulumuzu sizden dinleyebilir miyiz?

İtalyan Sefarethanesi o zaman boştu. Biz onun yanındaki binada okuduk.

Nişantaşı Kız Ortaokulu, 1940’lı yıllara kadar kullanılan ve daha sonra yıkılan Valide Sultan Sarayı diye geçiyor. Siz bu binada mı okudunuz? Zira ben bu okulun da tarihçesi üzerinde çalışıyorum birkaç yıldır. İz sürmek de hayli meşakkatli bir süreç.

Çok faydalı araştırmalar yapıyorsunuz. Sizi tebrik ederim.

Şükûfe Nihal Hanım da NKL’de hocalık yapmış. Saygı duyduğum, kaleme aldığım bu çok önemli şair, eğitmen, aktivist edebiyatçımız hocanız oldu mu? Neriman Altındağ Tüfekçi Hanım da 1942’de Nişantaşı Kız Ortaokulu’ndan mezun olmuş. Okuldaki hocalarınız, arkadaşlarınız, aileleri ile aklınıza gelen anılarınızı bizimle paylaşabilir misiniz lütfen? Fotoğrafınız var mı? Küçük yaşlarınızdan itibaren müziğe ilginiz ve yeteneğiniz nasıl keşfedildi? Annenizin yönlendirmesi oldu mu?

O devrilerde pek fotoğraf çekilmezdi bugünlerdeki gibi. Fotoğrafım yok. Nişantaşı Orta Mektebi’nde Ayten Alpman da bizim sınıftaydı. Bizim sınıftan iki sanatçı çıktı biri Ayten, diğeri de ben.

Muavin Semiha Hanım’dan çok çekinirdik. Tatlı-sertti. Becerikli, merhametli, cesur, çalışkandı. Müzik hocamız Mutarahha Hanım. İki kız kardeştiler. Birisi lisan diğeri müzik hocası idi.

Okulda hocalarım sesimi keşfetmedi.

Şarkı söylemeye meraklıydım. Annem söylerken ben de söylerdim. Okulda da teneffüslerde bazen söylüyordum. Arkadaşlarım müzik öğretmenimize “Öğretmenim Seha’nın sesi çok güzel” dediler. Birkaç defa tekrar ettiler. Sonunda “Oku bakalım” dedi. Küçük Çiftlik’ten kulağım dolu olan aklımda kaldığı kadar ile okudum. Ancak yarıda kesti. Sadece “Sesin iyi” dedi. Türk Müziği değil Batı Müziği eğitimli olduğu için üzerinde durmadı.

Coğrafyamın iyi oluşunda coğrafya hocamın etkisi olduğunu düşünüyorum. Yumuşacık, eski terbiye almış bir hocaydı. Sevilen, iyi bir hocaydı. Öğreten, uğraşan bir eğitmendi.

Yıllar içerisinde Türkçe’nin içine girmiş Fransızca kelimeleri topladım, yazdım. Size gösterdiğim gibi. Yazdıkça mektepte öğrendiklerimi hatırladım. Yabancı bir hanım gibi idi Fransızca hocamız.

Formamız siyah önlük, beyaz yaka idi. Kasket takardık okula gidip gelirken. Baharda kasket yerine saçımıza kocaman beyaz kurdele takardık. Misafirliğe giderken de kurdele takardık başımızın üstüne. Annem tembih ederdi. “Elinle kontrol et, kurdelen düşmesin” diye.

Yerli Mallar önemliydi. Halkevleri fevkalade yerlerdi.

Atatürk’e çok büyük saygım var.

Müzik eğitiminizi ilerletmek amacıyla İstanbul Belediye Konservatuvarı’nın Türk Müziği Bölümü’ne girmişsiniz. Kaç yılında bu bölüme girdiniz?

Annem son zamanlarda hasta ve bedbahttı. Babamız vefat etmişti. Annem hasta olduğu için beni bir an evvel evlendirmek istiyordu. Kısmetmiş, arzu etmememe rağmen bu evlilik çok kısa zamanda gerçekleşti. Maalesef mutsuz evlilikti.

Bomonti’de kirada oturuyorduk. Görümcem de üç çocuğu ile Feriköy’de oturuyordu. Arada görümceme gittiğimde dertleşiyordum.

Kızı Suna Canıtez “Seha abla, gazetede ilan gördüm. Senin sesin çok güzel. Konservatuvarın sınavına girmeyi denesene” dedi. Ben bu sözü ciddiye aldım ve konservatuvara giderek dilekçemi verdim. Mutsuz bir evlilik benim ayaklarımı yere basmamı, kendime inanmamı, tek başıma ayakta durabilmeyi öğretti. Ve sanatçı yaptı.

İstanbul’daki Türk Müziği Konservatuvarı tekti. Belediye’ye bağlı idi. Ankara’daki Batı Müziği idi. Seçmeler sürüyordu. 200 kişi müracaat etmişti. Bir gün yine sınava alınmak için bekliyorum. Hocalardan biri çıktı sınav odasından. “Siz gelin” dedi. Sınav odasına girdim. “Bir şarkı okuyun” dedi. Okudum. Sonra piyanodaki tuşlara bastıkça “Ses çıkartın” dedi. Çıkarttım. Daha sonra odadaki üzgün genç kıza döndü hoca ve dedi ki “Bak gördün mü kızım? Senin sesin var, ama kulağın yok”. O genç kız da ağlayarak sınav odasından çıktı.

Anlatmak istediğim; dünyanın en güzel sesine sahip de olsanız, kulağınız yoksa hiçbir şey yapamazsınız.
Sesimin de kulağımın da iyi olduğunu böylece anlamış oldum.

Sonra “Nerede oturuyorsunuz?” dediler. O kadar heyecanlıydım ki eve tramvayla nasıl gidileceğini anlatmaya başladığımda, sonradan Nevzat Atlığ olduğunu öğrendiğim hocamız “Biz size misafir gelmeyeceğiz. Okula devam edip etmeyeceğinizi soruyorum” dedi.

İmtihana Tepebaşı Bankalar Yokuşu üzerinde eski bir binada girmiştim. Novotni Gazinosu’na yakındı.

Novotni mi Seha Hanım?

Evet, Novotni. Bir gazinodur Novotni.

O dönemdeki İstanbul Belediye Konservatuvarı’nı bizlere anlatabilir misiniz? Nerede idi? Binası nasıldı? Kimleri görür, kimlerle sohbet ederdiniz?

Eğitim önce Şişli’de bir apartman katında idi. Sonra Beşiktaş Belediyesi’nin arkasında avlulu binaya taşındı. Güzel bir bina idi. İç avlusunu pek severdim. Sonra da Kadıköy’e geçti.

Şefik Gürmeriç, Türk Müziği nazariyat hocası idi. O tarihte Türk Müziği nazariyatı kitap olmadığı için o söylüyordu, biz yazıyorduk. Çok kuvvetli bir hocamızdı.

İstanbul Belediye Konservatuvarı’nda okurken Şefik Gürmeriç, Emin Ongan, Halil Bediî Yönetken, Nevzat Atlığ, Münir Nurettin Selçuk, Mefharet Yıldırım gibi kıymetli hocalarınızdan dersler almışsınız.

Evet, çok kuvvetli hocalarımız vardı. Şule Sönmez de nota (solfej) hocamızdı.

Ankara’da konservatuar kurulmasına vesile oluyor Atatürk. Batı Müziğini, bale hocalarını getirtiyor o tarihte. Opera. Ne müthiş değil mi? Atatürk ile batılılaşma. Sonra bu eğitim kurumları YÖK’e bağlandı.

Atatürk benim tek aşkım.

Hocalarınızı, ders tekniklerini bize anlatabilir misiniz lütfen?

Disiplinli idiler. Disiplin vardı ve biz de saygı ile uyardık. Bu disiplini öğretmenlik yaptığım için öğrencilerime de yansıtmak istedim.

Müzik bir disiplin işi. Yüksek disiplin ve düzenli çalışma, emek gerektirir. Yaradılışınız da aldığınız eğitime uygun sanırım. Disiplinli bir ailenin prensipli, disiplinli bir çocuğu olarak doğduğunuzu anlıyorum. Başarılı olmak için bu önemli bir faktör değil mi? Ne dersiniz?

Bizim okuduğumuz dönem terbiye vardı, saygı vardı. Bir gün bile geç girmedim sınıfa.

1958 yılında İstanbul Belediye Konservatuvarı Klasik Türk Müziği bölümünden mezun olmuşsunuz. İstanbul Radyosu’nda, konservatuvarın icra heyetinde ses sanatçısı olmak istediğinizi fakat kadrosuzluk nedeniyle bu iki kurumda da sanatını icra edecek ortam bulamamışsınız. Günümüzde de başarılı öğrenciler okullarından mezun oluyorlar ancak kadro yetersizliğinden bazen mesleğe küskünlük yaşıyorlar. Siz o gençlik duygularınızı, şimdiki gençlere örnek olması adına bizimle paylaşır mısınız lütfen? O dönem konservatuvarın Klasik Batı Müziği bölümü korosunun soprano kadrolarından birinde açık varmış. Bu konservatuvar, şimdiki adı İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı olan İstanbul Belediye Konservatuvarı değil mi Seha Hanım?

Hocalarınızın, arkadaşlarınızın teşvikiyle bu görevi kabul etmişsiniz. Hangi hocalarınız? Arkadaşlarınız kimlerdi? Arkadaşlarınızın aile profilini de bize aktarabilir misiniz? Ferdi Statzer (Prof. Friedrich von Statzer) de hocanız oldu mu?

Hayır hocam olmadı. Statzer zira Batı Müziği hocası idi.

İdealim, isteğim İstanbul Belediye Konservatuvarı icra heyeti korosuna girmekti.

Münir (Nurettin Selçuk) Bey, İstanbul Belediye Konservatuvarı Türk Müziği bölümünün şefiydi. Zamanla Münir Bey, kendi özel konserlerinde arkasında hanımlardan oluşan küçük bir koro oluşturdu. Okuldaki son sınıf talebelerinden seçiyordu.

Seçilen koristler icra heyetinde boş kadro olduğu zaman birer birer kadroya alınıyordu. Münir Bey, kendi korosuna beni seçmediği için icra heyetine girmekten ümidimi kesmiştim. Münir Bey, Ant Sineması’nda konserler veriyordu. Bilirsiniz Divan’ın karşısındaydı.

Evet, Seha Hanım. Benim ilk gençlik yıllarımda Şan Müzikholü adını aldı sanırım. Güzel müzikaller oynanıyordu. Babam sinemaya ve tiyatroya, sanatçılara pek önem verirdi. Sinemalara, tiyatrolara, müzikallere, buz revülerine giderdik. O zamanki fuayeleri de pek severdim. Şan Müzikholü’nde “Hisseli Harikalar Kumpanyası”nı birkaç defa izledim. Seyrine doyulamaz bir performanstı. Egemen Bostancı hayata geçirmişti. Sonra ne yazık ki yandı.

Bu konserler çok da rağbet görüyordu. Bu belediyenin konserleriydi. 15 günde bir olan periyodik konserlerdi. Münir Bey şef idi. Ayrıca özel konserler verirdi Saray Sineması’nda. Turnelere de çıkarlardı.

Mesleğimi icra etmek istiyordum. Mutsuz bir günümdü, Sabahattin Kudret Aksal Bey’e ulaşmak aklıma geldi. Mezun olduğum konservatuvarın müdürü, şair Kudret Bey’in makamına gittim.

“Ben bu okuldan birincilikle mezun oldum. İcra heyetine girme imkânı olmadı, radyo sınavında başarılı olamadım. Bu durumuma bir çare arıyorum. Sizi bana yol gösterir misiniz?” dedim. “Bir dakika bekleyin. İyi mi sesiniz?” diye sordu. “Hocalarım sesimi beğeniyorlardı” dediğimde, “Peki bir dakika” diyerek masasındaki zile bastı. Şerif Yüzbaşıoğlu geldi. Kendisi konservatuvarın Klasik Batı Müziği şef yardımcısı idi. “Açık bir kadromuz varsa kızımızı orayı yerleştirebilir miyiz?” diye sordu Sabahattin Bey. Şerif Bey, müdürümüzün ricasına olumlu baktı ve bana dönerek “Türk Müziği mezunusunuz, ama bir arya öğrenip gelmeniz gerekir. Bir Ermeni hanım vardır Nişantaşı’nda. Kendisinden bir arya öğrenin. Ders alın” dedi. Ermeni Hanım’a randevu alarak gittim. Sesime piyanoda baktı. Bir hafta içinde Almanca “Brahms’ın Ninisi”ni öğrendim ve sınava girdim.

Beni imtihan eden hocalarım “Çok temiz bir ses. Sopranoya uygun bir ses” dediler. Ve böylece kadroya girdim. Az da olsa hayallerime kavuşmuş oldum.

Aradan iki yıl geçti.

İstanbul’da bir opera kurma gündemdeydi. Aydın – Azra Gün Ankara’dan İstanbul’a geldiler. Opera kuruyorlar. Kadroya gençleri alacaklar.

İki buçuk yıl bu kadroda görev yapmışsınız ancak konservatuvarın Batı Müziği korosunun, İstanbul Operası korosu ile birleştirilmesi gündeme gelmiş. Opera – şan bölümü mezunu olmadığınızdan koronun şefi Muhittin Sadak ve yardımcısı Şerif Yüzbaşıoğlu sizi başarılı bulmalarına ve görevinize devam etmenizi istemelerine rağmen 1961 yılında konservatuvarın Halk Müziği topluluğuna naklini yaptırmışsınız.

Evet. “Operaya sesin uygun. Aylar içinde o operanın şarkıları öğrenirsin” dediler ama ben sahneye çıkmaya korktum. Bu kadarı benim hakkım değil diye düşündüm.

O yıllarda Sadi Yaver Ataman, radyoda Halk Müziği bölümü şefiydi. Aynı zamanda konservatuvarın Halk Müziği şefiydi. Biz son sınıf talebelerine “Halk Müziği’ne gidin ve öğrenin çocuklar, oraya gitmezsiniz sizi mezun etmeyiz” demişti. Birkaç türküyü öyle öğrenmiştim. Son sınıf öğrencileri nota bildikleri için Şan Sineması’nda konsere çıkardı. Sene sonunda “Bir türkü daha öğreneyim” demiştim. Türkü bilgim bu idi ama hiç tanışmamış değilim.

Ataman’ın kardeşi Sebati Ataman, Demokrat Parti’dendi ve bakan idi. 1960 İhtilali’nde tutuklandı. O Yassıada’ya gidince Sadi Bey’i, radyodan da konservatuvardan da çıkardılar. Ataman’ın yerine piyanist Süheyla Altmışdört’ü geçici olarak atadılar. O müthiş yeteneklidir. Birincilikle bitirmiştir. Kısa zaman içinde alıştı ve bir yıl içinde ekibini kurdu. Süheyla arkadaşımdı. Bir üst sınıftan. Üniversite korosuna geçmeden önce bana sordu.

Hemen dilekçe yazıldı. 35 yıllık üniversite korosu şefi istek yaptı. Belediye Konservatuvarı Halk Müziği’ne geçtim. Maaşlı memur oldum.

Bir sene içinde “Koroda hep şarkı söylerim” dememe kalmadı Nida ve Neriman Tüfekçi’ye Kadınlar Korosu kurma görevi verilmiş. Radyodaki hanım sanatçılar az olduğu için konservatuvarda iyi bir ses arıyorlarmış. “Böyle bir ses var” demişler. 9 hanımdık. Beni tavsiye etmişler. Tavsiye edenler Hamdi Özbay, Tuncer İnan, Yücel Paşmakçı idi.

Adnan Türközü, bağlama sanatçısıdır. Kayseri Bünyanlı. “Sana Uzun Hava öğreteyim” dedi. İlk onu öğrendim. Adı Toklumen Köyü. Bozlak Uzun Hava’nın bir türüdür. Sahibinin Sesi ile de ilk plak denememdir.

Nida ve Neriman Tüfekçi Nişantaşı’nda oturuyorlardı. Ben de abimlerle Teşvikiye Emsal apartmanında oturuyordum. Teşvikiye’deki eczacının kalfası ve iğnecisi Mücahit Bey, Neriman Hanım’a iğneye gidiyor. Mücahit Bey, abime de iğne yapıyor. Mücahit Bey’e sormuşlar: “Seha Hanım’ı nasıl buluruz?” diye. “Ben söylerim” demiş. Abimlere geldi ve bana “Radyoda size ihtiyaç varmış. Neriman Hanım sizi evinde bekliyor” dedi. Neriman Hanım’a gittim. “Size çok ihtiyaç var” dedi ve hiç imtihan olmadan radyoya girdim. Benimle birlikte Can Etili ve Perihan Mesudi’yi de radyoya aldılar. Mesudi Acem’di.

Girdim. Giriş o giriş! Konservatuvarda kadrolu, radyoda da her sene yenilenen mukavele ile çalışmaya başladım.

Radyoda “Yurttan Sesler” programında 4 ses, 4 saz olurdu. Koro her hafta olurdu. Ayda 1 kez de solo. 2 ya da 3 istek mektupları gelirse levha asılırdı Radyo Evi’ndeki çalıştığımız bölüme. 8 türküyü, 4 ayrı sanatçıyı idare seçerdi. Neşriyat gününe kadar çalışırdık. Bu süreçte soğuk bir şey içilmiyor, dondurma yenmiyor, buzdolabından çıkan hiçbir şey yenilip, içilmiyor.

Ardından mutsuz evliliğim de bir celsede neticelendi. Ayaklarımın üstünde tek başıma mücadele ettim. Para kazanmanın önemine vardım ve çalışma hayatımı çok sevdim.

İstanbul Radyosu Kadınlar Topluluğu’na görevi Neriman Tüfekçi mi size verdi?

Evet. Neriman Tüfekçi Hanım bu ödevi verdi bana. Çok çalıştım. Üç ay sonra sahneye koydu. Solo yaptım.

İstanbul Radyosu’nda ne hoşunuza giderdi?

Kantinde dışarıdan gelen sanatçıları görüyordum. Yukarıda lokanta vardı, hoşuma giderdi. Manzara da önemlidir yemek yerken.

Eğitiminiz ve gönlünüz Klasik Türk Müziği icra etmek iken, işin içine girdikçe sevmiş ve bağlanmışsınız. “Halk Müziğinde kutsal bir yön vardır. Halk Müziğimiz halkın özüdür”ü benimsemiş ve öğrencilerinize aktarmışsınız. Almış olduğunuz Klasik Türk Müziği formu ile Türk Halk Müziği’ni icra etmişsiniz gibi kulağa geliyor. Bu eğitim ve yeteneğinizle harmanladığınız özgün icranız ile hemen fark ediliyorsunuz.

Klasik Türk Müziği formasyonu ile Türk Halk Müziği’ni icra ederken eğitimli bir kulak sizin bu formunuzu hemen fark ediyor. Anlaşılan o ki Yalçın Tura Bey ile bu özelliğinizden yollarınız kesişmiş.

Radyoya girmemle plak ve film teklifleri gelmeye başladı. Reklam müziği de olurdu radyoda. Örneğin; gazoz reklamı, ben bu reklamlara türküyü okuyordum.

Hayatımda bir tek Sabahattin Kudret’e rica ettim. Onun dışında ben hiç kimseden bir ricada bulunmadım. Hep bana teklif ile geldiler. Bundan dolayı mutluyum. Bağlamacılar filmcilerle ahbaptı. Beni tavsiye ederlerdi. Reklam, plak, film müziği ile o zamana göre iyi para kazandım.

Filmlerdeki Seha Okuş’a da değinmek isterim, izninizle.

Dönüş. 1972. Yönetmen: Türkan Şoray. Oyuncular: Türkan Şoray – Kadir İnanır. Müzik: Yalçın Tura. “Hasretinle Yandı Gönlüm”, “Niye küstün” Seha Okuş

Maphus. Yönetmen: Nejat Saydam. Oyuncular: Türkan Şoray – Hakan Balamir. Müzik: Yalçın Tura. “Ay Ümmühan” Seha Okuş

Açlık. Yönetmen: Bilge Olgaç. Oyuncular: Türkan Şoray – Hüseyin Kutman Müzik: Yalçın Tura. Seha Okuş – “Gelin Allı Gelin (Ölmeyince Sakın Yardan Ayrılma)”

Kuma. Yönetmen: Atıf Yılmaz. Oyuncular: Fatma Girik – Hakan Balamir. Müzik/Besteci: Yalçın Tura. Müzik Ekibi: Seha Okuş

Toprak Ana. Yönetmen: Memduh Ün. Senarist: Duygu Sağıroğlu. Oyuncular: Fatma GirikTamer Yiğit. Seha Okuş – “Ekin Ektim”

“Hasretinle Yandı Gönlüm”ü söylemek için Yalçın Tura’nın niçin sizi seçtiği çok önemli müzik tarihimiz için. Detaylı anlatabilir misiniz birlikte çalışmalarınızı?

Türkan Şoray sipariş vermiş Yalçın Tura’ya. Yalçın Bey ile önceden bir tanışıklığım yoktu. Tuncay İnan ile tanışıyordu Yalçın Bey. Tuncay’a “Bir şarkımı okutmak istiyorum” diyor. O da “Seha Okuş okur” diyor. Bir gün bahsetti ve “Sizin adınızı verdim” dedi. Tuncay İnan, bana notaları verdi. Zor bir nota değildi. O gece çalıştım ve seslendirdim. Acem Kürdi makamını severim, onun için kolay geldi.

Yalçın Bey’i stüdyoda gördüm, tanıştık.

Hangi stüdyo tam bilemiyorum ama, mükellef bir yer değildi. Bir oda. Teknik teçhizat çok azdı. Sesi güzelleştirmiyordu. O zamanlar öyle idi.

Bazen Yeşilköy’de bir stüdyoya gidiyordum. Uçaklar geçiyordu, şarkıyı yarıda kesiyordum.

Yalçın Bey, stüdyoda “Okuyunuz” dedi. Üçüncüde “Tamam” dedi. “Şurada nefes almayın” diye tavsiyede bulundu.

“Ben sanatçıyım. Siz bana bırakın” demedim.

O türkü değil şarkıya yakın bir eser ve sahibi Yalçın Tura. Eser sahibine saygı duymak ve eseri değiştirmemek gerek.

Türkan Şoray’ı tanımadım. Filmi de görmedim. Alacağım parayı bile sormadım. Çalışmalarım için bir kere bile para konuşmadım. Ne verdilerse onu aldım.

“Hasretinle Yandı Gönlüm”ü tekrar gün yüzüne çıkartan Kalan Müzik’in sahibi Hasan Bey, eski kalmış çok iyi bilinmeyenleri ortaya çıkartıyor ve kaliteli iş çıkartıyor. Kendisini ve çalışmalarını takdir ediyorum.

“Hasretinle Yandı Gönlüm”ü ilk siz okumuşsunuz. İlk icranızın diğer sanatçılarca icra edilmesi sizce nasıl bir duygu? Siz icralarınızı -ki “Seha Okuş türküleri” diye adlandırmak daha yerinde olur- İstanbul ağzıyla okuyorsunuz. Bu hem aldığınız Klasik Türk Müziği eğitiminin sonucu, biraz da dönemin TRT’sinin politik duruşu. TRT sanatçıları arasında bir türküyü yerel ağızla söyleyenler sadece mahalli sanatçılardı. Bu konu da çok önemli. Örnek verilecek olursa, siz “Sobalarında Kuru da Meşe Yanıyor” türküsünü söylüyorsunuz. Aynı türküyü Bahriye anneannemin pek severek dinlediği Özay Gönlüm de yerel ağızla söylüyor. Bu tip icraları dinleyince ne hissediyorsunuz?

Sanatçı olarak bir türküyü, bir şarkıyı notası ne ise onu okumak isterim. Bu eser sahibine saygıdır diye düşünüyorum. Onu değiştirmeye hak görmüyorum. Yerel ağızları kendi lehçeleri. Kendi konuşmaları. Yöreye özel. Çok da hoş.

Yücel Paşmakçı ve eşi, Ankara’ya gittiklerinde Özay Gönlüm de Ankara’daydı. Benden bahsedilmiş. Özay Bey’i tanımıyorum, ama “Benim türkümü en güzel Seha Hanım okudu demiş. Çok mutlu olmuştum tabii. Hiç değiştirmeden türküyü okumam kendisini memnun etmiştir.

Sesimi yükseltmek, alçaltmak, kafa ve kalp sesine müracaat etmek benim işim. Değiştirmek değil.

15 günde bir Ankara’ya gidiyorduk. Kasetler alıyoruz. Dinliyoruz. Ankara’da konservatuvarda Nihavent bir şarkı söyledim. “Türkü söylemeyeceksin” dedi Nida Bey. “Peki” dedim ve okumadım.

Neşet Ertaş’ı söyleyiş tarzı, sesiyle, bağlama çalışıyla anlatır mısınız lütfen?

Bize verdikleri derslerde “Türkü anonim olacak” diye öğrettiler.

Zaman içinde bunun yanlış olduğuna kanaat getirdim. Muzaffer Sarısözen, Nida ve Neriman Tüfekçi, öğretilerine ilk zaman sadık kalıyordum ama, artık şimdi düşünüyorum.

Neşet Ertaş’a türkücü diyeceğiz. Âşık Veysel’in türkülerini okuyoruz ama o da beste. Âşık Veysel’e ne diyelim? O ne güzel sözlerdir öyle!

Film müzikleri kayıtları yapılan mekânlara nasıl gidip gelirdiniz Seha Hanım?

Otobüs, tramvay ile gidip gelirdik. Her şey mahduttu.

Ne kıyafetler seçerdiniz?

Meraklı değildim. Modayı takip etmem. Dekolte de giymem.

“Kundurama Kum Doldu” Fransa için “La Turquie” plak kapağı çok güzel. Anlatır mısınız “La Turquie”nin öyküsünü lütfen?

Konservatuvar Şişli’deyken Fransa’dan Mösyö Chabrier gelmiş. Fransa’da yaşayan Türklerden birkaç tanesi benim adımı söylemiş. Adımı öyle öğrenmiş. “Bir long play yapmak istiyorum” demiş ve Adnan Bey’e beni sormuş. 15 türküyü o konservatuvarın içinde doldurduk. Sınıfta getirdiği teybe okudum. Mösyö teybe aldı. En acemi zamanlarımdı. Bütün kayıtlar sınıfta oldu. Fransa’da türküler kapışıldı.

45’likleriniz:
“Burçak Tarlası”, “Aya Bak Yıldıza Bak”, “Vur Sineme Öldür Beni”, “Ordu’nun Dereleri” ,
“Elif Dedim”, “Ah İstanbul”, “İlk Akşamdan”.
Hasretinle Yandı Gönlüm / Seha Okuş – Kalan – CD.
Kahveci / Seha Okuş – Sahibinin Sesi – 45’lik.
Elleri Ufacık Yârim / Seha Okuş – Sahibinin Sesi – 45’lik.

Evet. Kalan müzik radyo bantlarından aldılar. Ben seçseydim daha değişik seçerdim. “Hasretinle Yandı Gönlüm”ü koymuşlar. Burada aşk teması var ve hüzün de olması gerek.

Belediye Konservatuvarı’nda öğretmenlik yaptığınız döneminizi anlatır mısınız lütfen?

Belediye Konservatuvarı’nda öğretmenlik yaptığım dönemimi anlatayım. Şahin Gültekin ile karşılıklı türkü okuyoruz.

Neriman ve Nida Tüfekçi Kadınlar Korosu’nun başı. İ.T.Ü de yeni açılıyor. Maçka’da. Halk Müziği Bölümü’ne beni hoca seçmişler. Neriman Hanım bana konuyu iletti. Mutlu oldum tabii.

Okulun kurucusu Ercüment Berker’dir. İ.T.Ü’nün açılması önemli bir gelişimdir. Çok büyük hizmet verdi Ercüment Bey. Bu oluşuma beni ve Şahin’i uygun görmüşler, teklif ettiler.

O tarihte, o zamanki müdürümüz Adnan Ataman bizi göndermek istemedi. “Size güveniyorum ve başarılı işler yapıyoruz” dedi. Adnan Bey’in yönetiminde ben sahneye çıkıyorum. İzleyicilere köy âdetlerini, öyküleri anlatıyorum, icralarımızı piyes gibi yapıyoruz Harbiye Şehir Tiyatrosu’nda. Radyo Evi’nin yakınında. Tıklım tıklım doluyor tiyatro. Neriman Hanım da idolüm. Öğretmen olacağım. Daha ne isterim? Bana gelen teklifi değerlendirmek istiyorum tabii. Ancak Adnan Bey hiç gitmemize taraftar değil. Biz Adnan Bey’i dinlemedik ve İ.T.Ü’de hoca kadrosuna geçtik Şahin ile. İ.T.Ü’de yeni ders yılı başlamamıştı henüz. 50’li yaşlardayım. Maalesef bir kalp krizi geçirdim. İyileştiğimde bu vazifeyi yapamayacağımı anladım. Talebenin karşısına nasıl çıkacağım?

O dönem iki arada kaldım. Ya İ.T.Ü ya Belediye Konservatuvarı. Bir de kalp krizi geçirmişim. Konservatuvara geri dönmeye karar verdim. Adnan Bey ile görüştük. Bana küskün tabii. “Geri dönmek istiyorum dediğimde çok memnun oldu. Neriman ve Nida Tüfekçi’ye de durumumu bildirerek, rica ettim. Neriman Hanım çok üzüldü. Şahin de sonra döndü Konservatuvara. Şahin 5. sınıftan okulu bıraktığı ve diplomalı olmadığı için İ.T.Ü’deki kadroya girememiş.

Bu süreçte kalp beni zorluyordu. Emekliliğimi isteyeyim diye düşünüyordum. O sırada Dürdane Altan emekli oluyordu. Konservatuvar Halk Müziği hocası. Kadro boşalmıştı. Süheyla, Muazzam Sepetçioğlu, Mustafa Sepetçioğlu (tarihçi), Hakkı Özkan öğretmen. Kadro boş kalınca, “Seha, türkü öğretmeni olsun” diye teklif vermişler. Müdüriyete bildirmişler. Mezun olduğum okula öğretmen oldum. İ.T.Ü’de benim yerime de Can Etili’yi aldılar.

Kalan Müzik albümü çalışmasında, Melih Duygulu’nun yazısında “Türkiye’nin ilk pop starı olma imkânını reddettiğiniz” yorumu var. Pop star olmak. Sizce bu bir fırsat mıydı? İçinizde bununla ilgili pişmanlık var mı acaba? Gönlünüzden geçen neydi?”

Şarkıcı olmak isterdim. Müzik olsun da ne olursa olsun.

“Seha Okuş mesleğine âşık bir ses sanatçısı ve öğrencilerine sevgi ile yaklaşan başarılı bir öğretmen olarak müzik tarihinin saygın simaları arasında yerini çoktan almıştır” ifadelerinde içinizde kalmış bir ukde var mı?

İçimde bir ukde yok ama, bu dünyada ve yeni Türkiye’de vefa azaldı. Bunu öğrencilerim için de düşünüyorum.

Konservatuvara gidiyordum, Müjdat Gezen Sanat Merkezi’ne gidiyordum. Çarşıya gidiyordum. Yemek malzemeleri seçiyordum. Zevkle yemekler yapıyordum. Misafirler geliyordu. Bu masa açılırdı, sofrada on kişi olurdu. Şimdi kimse yok. Kalabalık bir ailenin çocuğu olmadığıma üzülürüm.

Bir gün Barış Doster’in annesi Neşe Hanım, Müjdat Gezen Sanat Merkezi’nde yanıma geldi “Seha Hanım ben bir söyleşi yapacağım. Beni izler misiniz?” dedi. “Tabii” dedim ve izledim. Hiç bilmediğim bir konuda söyleşi yaptı. Vücut dili, ses tonu ile pek güzel anlattı. “Ölene kadar öğrenecek çok var” diye düşünüyorum.

Size müzik ve yemek bağlamında kendi buluşumu aktarayım:
Aşure, çok seslidir.
Pirinç, makarna tek seslidir.
Her ikisinin de tadı kendine göre lezzetlidir.
İki musiki de değerlidir.
Tek seslidir Türk müziği, ama çok usûl vardır.

Bazı anılarımı anlatayım size:

1972 yılında Konservatuvardan arkadaşım Yurdagül Eroğlu, bir gün beni aradı. “Amerika’ya Philadelphia’ya birlikte gidelim” dedi. Eşi Fikret Bey albaydı. Erkek kardeşi Dinç Bey de subaydı ve Philadelphia’da görevliydi, eşi ile ev tutmuşlar. “Böyle bir fırsat var, gel” diye davet etmişler Yurdagül’ü ancak eşi Fikret Bey müsaade etmemiş. Beni kastederek “Bacım giderse, gidersin” demiş. “Peki” dedim. Seyahati de çok seviyorum zaten.

Amerika’ya gittik. Çok eski bir Chevrolet vermişler. Onunla karşıladılar. Philadelphia bir askeri üs. Meksika körfezinde tatbikat yapıyorlar.

Dinç Bey bir gün “Bizim evde misafir var. Şarkıcı ve türkücü” diye bir sohbetin arasında bizden bahsetmiş. Bu da amiralin kulağına gitmiş. “Dinç senin evde müzisyenler varmış. Bir konser versinler” demiş amiral. Yurdagül “Benim konser vermem mümkün değil” dedi ama ben teklifi daha nazik geri çevirmek yanlısıydım. “Ben okurum ama saz yoktur. Yoksa başımın üstüne” diye cevap verdim.

Amiral, derhal üç Türk gemisine haber göndermiş. “Gemilerimizde ne enstrüman var?” diye sordurmuş. 6 saz çıkmış. Cura bile vardı. Sözümden dönmeye imkân yoktu. Amiral, “Bizim saz çalan mürettebatımız bir hafta Seha Hanım ile çalışacaklar. Seha Hanım da araçla evden alınacak. Gemide çalışacaklar, yiyecekler, içecekler ve tekrar eve bıraktırılacak” diye direktif vermiş.

İş başladı. Çok hoşuma gitti. Üç Türk gemisi yan yana.
Askerlerin çoğu köylü çocuğu. Gemiden tabii bağlama çıkar.

Çalışıyoruz, ama aklımda konserde ne giyeceğim var. İstanbul’da Neyir mağazasından Amerika’ya gelirken iki entari, etek bluz almıştım ama sahne kıyafetim yok. Oturduğumuz evin üçüncü katında kalıyoruz. Aşağıda İtalyan bir Madam çoğu zaman çamaşır asıyor. Pırıl pırıl çamaşırlar. Hoşuma gitti. Dikkatimi çekti. Sordum bizimkilere. Barda çalışıyormuş. Dinç’in hanımı da terzi. Madamı yukarı çağırdılar. Durumu anlattılar. “Sende var mı?” diye sordular. Akdenizli sıcak kadın. Napolili. “Olur” dedi gülerek. Evine gidip bana uygun olabilecekleri getirdi. Roblar, dekolte kıyafetler, güller. En kapalılardan seçtik. Göğüs dekoltesine de gülü yerleştirdiler. Üstüme uygun hale getirdiler. Madam peruklar da getirdi. Renk renk peruk. Bana uygun kırmızı peruğu seçtik. Küpeler getirdi. Makyaj yaptılar. Ben tanınmayacak hâle geldim.

“1000 kişiden fazla seyirci var” dendi. Üç geminin askeri. Ben; dekolte sahne kıyafeti ve makyajla ben değilim. Sahneye de alışık değilim. Fakat Birleşmiş Milletler’in askerleri de gelmiş. Konser olmuş 2000 kişi. Ben nasıl titriyorum! Amiral bembeyaz, tiril tiril. Beni takdim etti.

Erzurum türküsü ile başladım. Gemiciler, Türk bayrakları sallıyorlar. Program bitti. Sivas’tan, Erzurum’dan istekler gönderiyorlar. Konser uzadı. Nasıl alkış! Çok duygulandım. Amerika’da Türk bayrakları dalgalanırken şarkı söylediğim o ânı unutamam. Bana plaket takdim etti amiral. Saklıyorum, ödüllerimin arasında.

Bir gün Philadelphia’da geziyordum. Orada da Orko vardı. Ordu Yardımlaşma. Asker aileleri girebiliyor. Yurdagüller girebiliyor. Ben giremiyordum. AVM’ler yeni açılmıştı. Almanya’da gördüklerimden daha da farklıydı. Beni AVM’nin dışındaki heykelin önüne bırakıp, akşam alıyorlardı. Utah eyaletine özgü yemekleri, Halk Müziği dinletileri organize ediliyordu ve bu ilgimi çekiyordu. Tıpkı Gaziantep mutfağı, oyunları, türküleri, giysileri gibi. Hem yemek yiyorsunuz, müzik dinliyorsunuz. Halk müziği oyunları oynuyorlar, izliyorsunuz. Hep varmış eyalet, eyalet. Büyük mağazalarda.

Tursil yok o zaman Türkiye’de. Madam’ın çamaşırları bembeyaz. İmreniyorum. Amiral de “Hanımefendi ne istiyorsa alsın. Ben Gölcük’ten İstanbul’a gönderirim” demiş. 25 kg.’luk toz deterjan aldım. Melamin takımı aldım. Kocaman paketleri sürüye süre yürüyerek, arabaya bineceğim heykelin önüne geldim. Orada da 18.00’den sonra bomboş ortalık. Araba gelmedi. Malımı da bırakamıyorum. Kimse yok, 40 dakika bekledim. Korkuyorum. Bir bey geçti. Adamın önüne koştum. “Türk müsünüz?” diye sordum. “Evet” dedi. 300 Türk yaşıyormuş Philadelphia’da. “İngilizce bilmiyorum. Taksi ile eve bırakır mısınız beni?” diye sordum.

“Kusura bakmayın. Gemiler geldi” dedi.
“Asker misiniz?” diye sordum. “Evet” dedi.
“Konseri biliyor musunuz?” dedim.
“Ben de o konserdeydim. Seha Okuş’u izledim” dedi.
“O benim” dedim. Çok şaşırdı.
“Kusuruma bakmayın, size tanıyamadım” dedi.

Nasıl tanısın? Sahne kıyafeti, takma saç vardı sahneye çıktığımda tabii.

“Siz de beni gemiye götürün. Bu eşyalarımı teslim edeyim. Beni eve bırakırlar” dediğimde “Memnuniyetle” dedi.
“Türk olduğumu nerden bildiniz?” diye sordu.
“Benim kırmızı tişörtüm Neyir’den. Sizi Neyir’in lacivertli tişörtünüzden tanıdım. Etiketine bakın” dedim. Baktı ve “Neyir’in malıymış, eşimin hediyesi. Bu kadınlardan korkulur!” diye güldü. Ancak o deterjanlar bana ulaşmadı maalesef. Fırtına çıkmış Meksika sularında. Bütün deterjanlar denize dökülmüş. Melaminlerim ulaştı tabii.

Kıbrıs anımı da aktarmadan geçemeyeceğim...

Kıbrıs’a konsere gittik. Kıbrıs’ın kazanımından bir sene sonra. Yücel Paşmakçı yönetiminde, Türkiye’deki bütün radyolardan sanatçıları seçtiler. 80 kişilik bir koro. Beni de seçtiler. Askerî uçakla gittik. Girne’de (Dome Otel), Magosa’da, Lefkoşa’da konserler verdik. Ancak şu var: O zaman yaralar taze. Mezarlıklar taze. Mezarları taze. Konserler veriyoruz. Yemeklerimizi de yiyoruz. Oteller güzel, her şey güzel. Ancak konserlerden sonra gece dönerken şehit olan Türk askerlerinin mezarlarının önünden
geçiyoruz.

İçimizde Kemal Koldaş ile Yaşar Topçan, Kur’an bilen mevlid okuyan bu iki sanatçımız vardı. Mehtaplı bir eylül ki “Eylül mehtabı en güzel mehtap” derler. Bu iki arkadaş ve bizler otobüslerden iniyorduk. Konserden çıkmışız, saat gece on bir buçuk, on ikiye doğru geliyor. Mehtapta o iki arkadaş, o ay ışığında mezarlıklara giriyorlar. Kur’an okuyorlardı. Bunu ben hiç unutmayacağım.

O gece karanlığında, mehtapta o mezarlar, hepsinin isimleri yazılı. Çok duygulu anlarımdı. Dualar yerine gittiğine inandım.

Cumhuriyet’in ilk dönemlerinde doğmuş, okumuş ve çalışmışsınız Seha Hanım. Ülkemizin müzik, sinema, edebiyat tarihine geçmişsiniz. Birçok başarılı öğrenci yetiştirmişsiniz. Çalışma hayatı ile özel hayatınızı birlikte yürütmüşsünüz.

Yemek için alışveriş yapmak ve sofra kurmak hoşuma gider. Misafir ağırlamayı seviyorum. Evet. Börek yapmayı seviyorum. Elde açma börek. Kıymalı böreği pek severim. Bir de tatlıyı çok severim. Her tatlıyı. Çikolatayı. Çocuk gibi çikolata yemeyi severim. Mutlu oluyorum. Muhallebi içine badem ezdim attım, fark ettiniz mi?

Evet, Seha Hanım, elinize sağlık. Çok güzel olmuş. Sunumu da özenli. Siz örnek alınmalısınız nice konuda.

Seyahat etmeyi çok seviyorum demiştim. Devam edeyim seyahatlerime.

Pek çok seyahatler yaptık. Yollarda yiyecek alışverişlerini yaptım. Çoğu kez yemek de yaptım. Zevk alıyorum. Ekonomik de oluyor.

Almanya’da çok bulundum. Münih, Düseldorf, Nurnberg, Achen.
İsviçre, Avusturya, Yugoslavya, Macaristan.
Yugoslavya savaşı vardı. Avrupa’ya gitmek için Yunanistan’dan İtalya Bari’den dolaştık.
Zagreb’i geçince Alp Dağları başlar.
Yunanistan, Selanik.

Londra, İskoçya.
Hollanda. Deventer, kuzeyde.
Kuzey başka. Güney başka, Avrupa’da.

Aşağı doğru indikçe mutfak da değişiyor. Aşk başlıyor.
İtalya’yı pek severim. Como Gölü’nü. Milano-Verona arası Alp Dağları’na yakın bütün göller başlar. İki saat sonra Venedik zaten. 20-25 defa Alp Dağları’na gittim.

Böyle bir seyahatimizde Zürich yakınlarında bir köy evinde kaldık. Tertemiz köy evleri. Kapısında karyola resmi var. Tek ve çift kişilik. Yanlarında ışıklar var. Kırmızı ise dolu, yeşil ise boş oda demek. Yeşil ışığı gördüğümüz köy evinin zilini çaldık. Yaşlıca bir hanım, güler yüzle, nezaketle bizi kapıda karşıladı. Odayı gösterdi. Oda tertemiz, mis kokulu. Sade döşenmiş. Ne tip kahvaltı istediğimizi soruyor. Sonra arabamızı garaja alıyor ve garajın kapısını kilitliyor. Köyü dolaştıktan sonra odamıza çıkıyoruz. Çarşaflar, yorganlar mis gibi. Dağ serin olduğundan yazın da yorgan kullanılıyor. Sabah kahvaltıya iniyoruz. Sevimli mi sevimli bir kahvaltı salonu. Söylediğimiz her şey sofrada. Poşet çay kullanırlar, bizim gibi demleme değildir. Beyaz ekmek, marmelat, tereyağı.

Yöreyi ve köy evini çok beğendik. 2-3 gece dağ başında kalmaya karar verdik. Yağmur yağıyordu. Sabah güneş açmıştı. Ben yatak odamızdaki gece kullandığımız iki yastıkla yorganı pencere kenarına koymuştum. Madam hemen odanın kapısını çaldı. Yastıklar ile yorganı aldı pencere kenarından. “Olmaz” dedi. Kahvaltı sonrası odamızı boşaltıp, paramızı ödedik. Arabamızın yanına kadar geldi Madam. Garaj kapısını açtı. Bizi yanımıza bisküvi vererek, tebessümle yolcu etti.

İsviçre’de yaşayan bir Türk arkadaşımıza anlattık. “Günlerden ne idi?” diye sordu. Meğerse kaideler varmış. Haftada bir gün yastıklar havalandırılırmış. Belli günler çamaşır asılırmış.
Manzarayı bozmamak adına. Düzen var. Zarafet var. Sakinlik, sadelik, olgunluk var. Kurallar var. Kurallara uyuluyor. Düzen de oradan geliyor.

Yemekler, her şey hazır yemek. Üzerinde ne yazdıysa da o. Marketten bir dilim de alsanız bir kilo da alsanız nezaket görüyorsunuz. 3 dilim salam alıyor müşteri. Aynı paket, aynı itibar. Küçümsemek yok. Çok alana itibar çok, az alana itibar az değil. Bu çok etkiliyor beni.

Yine bir seyahatimizde Münih Rosenheim’de bir markete girdim. Çelik tencere aldım. Etiketlerine bakarak alışveriş yaparım. Kasaya geldiğimde daha yüksek bir fiyat çıktı. İtiraz ettim. Kasiyer hemen yetkiliyi çağırdı. Birlikte reyona gittik. Yanlış yazılmış olduğunu anladılar ve benden düşük fiyat aldılar.

Almanya’nın Münih şehrinde kar yağdığında evinizin, apartmanınızın önünü temizlemek zorundasınız. Kapınızın önünde kayıp düşen olursa ceza size geliyor. Belediyenin daha önemli işleri var.

Mükemmel bir örnek değil mi? Avrupa’yı bu yönleriyle beğeniyorum.

Eskici pazarlarını gezmeyi pek severim. Çok obje aldım.

Seyahatlerimin bitiminde vatana yani İpsala’ya gelince Türk bayrağını görmek hoşuma giderdi, duygulanırdım. Bir süre geçtikten sonra oradaki tertibi, düzeni, serinliği özlerdim. Ailenin kanında var gezmek.

Vamık abim “Ben gezen adamım” demiş ve Gezen soyadını almış.

Yurtiçi seyahatlerimden, yemeklerinden de hep memnun kaldım. Mutlu oldum. Trabzon’un köftesi ve muhallebisi, Beylerbeyi’nin pidesi, köftesi, muhallebisi damağımda kalan lezzetlerden.
Ankara, İzmir, Bursa, Mudanya, Zonguldak, Kastamonu, Safranbolu, Bayburt, Erzincan, hepsi ayrı ayrı güzeldi. Amasra, Bartın’ı çok beğendim coğrafya olarak.

Yeşil Karadeniz’i seviyorum, serin. Denizden ziyade dağlar hoşuma gidiyor.

50 yıl önce Erzurum’un kurtuluşu kutlamaları için Nida (Tüfekçi) Bey ile konser vermeye gitmiştim. Mustafa Sağyaşar da bu özel kutlamaya davet edilmişti. Konser sonrası Erzurum valisi, belediye başkanı bizleri ağırladılar. Halayıklı ekâbir zengin evlerinin davetlere icabet ettik. Kadayıf dolmasını pek beğenmiştim.

Güzel bir anı daha anlatacağım şimdi size:

Necdet abim Macide yengemi yani Müjdat’ın annesini yolda görmüş, hoşuna gitmiş, beğenmiş evlenmişler. Yengem subay kızı. Aydın muhafazakâr yetişmiş. Vamık abimin Talimhane’de bir evi vardı. Viyana’dan dönmeden önce evi derler toparlardı Macide yengem ile Necdet abim. Bir gelişinde “Macide’nin çok emeği var. Akdeniz Gemisi ile bir seyahat yaptıralım. Barcelona’ya kadar gider geliriz demiş.

Necdet abim de “Ben de teklif ediyorum seyahatler, ama kabul etmiyor abi, soralım” diye cevap vermiş. Macide yengem kabul etmiş. Ev idaresini bilen, akıllı bir kadındı. Vapur seyahati için uygun kıyafetler, eşarplar almış, saçlarını perma yaptırmış. Gemiye binmişler. Birinci Kaptan, Vamık abimin arkadaşı olduğu için Necdet abimle kaptanın masasındalar akşam yemeklerinde ama Macide yengem “Ben böyle daha rahatım, göz önünde olmak istemem” diyerek sakin bir yerde yemeğini yiyip, kamarasına çekiliyor. Kamarota da “Kıble ne tarafta?” diye soruyor. Napoli’de gemi limanda duruyor. Yolcular bir günlük gezide. Kaptan tembih ediyor “Geç kalmayın” diye fakat Necdet abimle yengem, çocuklara bebek gibi oyuncaklar almayı uzattıkları için geç kalıyorlar ve iskeleye vardıkları anda geminin demir aldığını görüyorlar. Kaptan, Vamık abime “Telaşlanma Napoli’den iki yolla Genova’ya varırlar, ya otobüs ya tren ile” diyor.

Necdet abim de limanda nasıl gidileceğini öğrenip Genova limanına gemiden önce varıyorlar ve bekliyorlar. Akdeniz Gemisi limana girerken bütün kaptan, mürettebat, yolcular limanda bekleyen Necdet abimle Macide yengeme el sallıyorlar. Geminin orkestrası çalıyor. “Aman göz önünde olmayayım” diyen yengemi kraliçe gibi karşılıyorlar. “Hoş geldiniz hanımefendi” diyerek. Birinci Kaptan masasında ağırlıyor.

Müjdat aklını annesinden almıştır. Hoş sohbet, ağzından bal damlayan bir kadındı yengem. Nur içinde yatsın. Müjdat kadirşinastır. Eski sinema tiyatrocuları evlerinden aldırır, sahnesine çıkartır, onore eder, yine evlerine bıraktırırdı.

Söyleşimizin sonunda neler söylemek istersiniz Seha Hanım?

Teknolojinin müziğe bir anlamda olumsuz etkisi olduğunu gözlemledim. MGSM’de derslerimde notaları dağıtıyorum. “Hocam biliyoruz” diyor öğrencilerim. Cep telefonlarında türkü notaları var. Dinleyerek nota öğreniyorlar. Çocukları tembelliğe alıştırıyor.

Bayram tebriği yazardık eskiden. Pulunu yapıştırırdık. Postaneye gider atardık. Beklerdik cevap gelsin diye.

Teknoloji iyi rahat, ama emek yok. Duygusallık yok. Zarafetten çıkıyor.
Türk kadının çalışması lazım. Batı düşüncesini benimsemesi lazım.
Türkiye sanatsız kalmasın. Sanatçının kıymetini bilsin.
Sanatçı bir milletin gözü, kulağı bütün yaşantısı bence.
Atatürk’ü saygıyla anmadan edemeyeceğim.

Cumhuriyetimizin 100. Yılında sizin gibi kıymetli, öncü bir sanatçı, değerli bir eğitmen ile tanışmama vesile olunduğu için çok mutluyum. Ne kadar teşekkür etsem azdır. Beni kabul ettiniz. Zarafetle evinizde ikramlarınızla ağırladınız. Sohbetler yaptık. Bilgilendim. Size saygılarımla çok teşekkür ediyorum değerli Seha Hanım.

Düşünceni Paylaş

Your email address will not be published.

Önceki Hikaye

Piyanist İlyun Bürkev Lobkowicz Sarayı’nda

Dosya