“Yalnızca son ağaç kesildikten, son ırmak zehirlendikten, son balık yakalandıktan sonra; ancak ondan sonra paranın yenemeyeceğini anlayacaksınız.” Bu bir tehdit değil, Cree Kızılderililerinin yüzyıllar önce dile getirdiği bir kehanet. Bugün yaşadığımız çevreye bakarak bu kehanetin gerçekleşmiş olduğunu söyleyebilir miyiz? Yoksa hâlâ son ağaç kesilmemiş, son ırmak zehirlenmemiş ve son balık yakalanmamış mıdır? Kesin olan bir şey var ki, gidişat bu şekilde ve bu hızla devam ederse paranın yenemeyeceği günler çok yakın.
Feylezof şair Kavafis’in dediği gibi; “Yeni ülkeler bulamayacaksın, bulamayacaksın yeni denizler. Hep peşinde, izleyecek durmadan seni kent. Dolaşacaksın aynı sokaklarda. Ve aynı mahallede yaşlanacaksın ve burada, bu aynı evde ağaracak aklaşacak saçların.”
Anadolu yeşilini koruma mücadelesi veriyor. İstanbul gibi kentler taşıma toprak ve taşıma ağaçlarla bu problemi azaltmaya çalışırken biz ülkemizin zengin nehir kaynaklarının yanı sıra “üç tarafı denizlerle çevrili” nutkunu dilimize dolamaya devam ediyoruz. İnsanımız yeşilin bütün değerlerini unutuyor artık. Hiç olmazsa renk keyfini kaçırmayalım dercesine; kokusu, havası ve serinliği olmayan suni ortamlar, suni ormanlar oluşturmaya çalışılıyor.
Yaşadığınız bölgede alkışlarla açılmış bütün parkları yeniden bir gözden geçirin isterseniz; havasını soluyarak, toprağın kokusunu anımsamaya çalışın! Ne bir serinlik hissedecek ne de bir koku alacaksınız! Çünkü bütün bunların hepsi suni denecek kadar uzak yeşile…
Orası “daha yeşil” değil
Yeşilin hakim olduğu ve buram buram toprak koktuğu Anadolu’da büyüyenler, büyük şehirlerin hengâmesine karışmanın nasıl bir duygu olduğunu daha iyi bilirler. İlk önceleri hayatın zorlu dönemeçlerinde dolaşmaktan olsa gerek, birçok şeyi unuturlar ama yıllar ilerleyip de hatıralar gözlerinde canlanmaya başlayınca, eksik olan bir şeyler olduğunu nihayet fark ederler! Yağmur yağan gecelerin sabahında insana yaşadığını hissettiren canlı toprak kokusunu mesela; yeşilin, ağacın, çiçeğin bir göz boyamasından başka, daha üstün vasıflarını sonra. İşte bu hatırlayışların başladığı günler, genelde varoşlarda oturan sakinler, yeşilin kısmen daha çok olduğu semtlerin parklarına yürüyüşler yapmaya başlarlar: Orada da kısa zamanda fark ederler ki, bu parkların yeşili gerçek değil, canlı gözükseler de kokuları yok en basitinden. Sadece yeşil işte!
Trakya bölgesine doğru yoğun bir göç başlatan İstanbul; yeni trend olan bu bölgenin havasının diriliğinden, yeşilinin gerçekliğinden konuşur olmuştu. İşte bu söylemlerin etkisiyle, bahsettiğimiz yeşile hasret insanların çoğu, kendilerini ve kurulu düzenlerini Beylikdüzü tarafına taşıdılar; konu komşudan, selam sabahtan ve de en önemlisi hemşeri derneklerinden uzaklaşmak pahasına. Diğer benzeri söylemlerle isimleri öne çıkan bölgeler gibi Beylikdüzü’nde de beklentilerin birçoğu boş çıkmış ve buradaki yeşilinde sadece görüntü olduğu kısa zamanda anlaşılmıştır, aynen şehirleri kurtarmak amaçlı yapılmış bütün yapay parklar gibi: Ağaçlar çiçekler üstünde geliyor ve öyle tutturulmaya çalışılıyor. Çiçekler büyümüş halde ekiliyor. Üstelik kimi haftalık, kimi de aylık bu çiçeklerin. Belirli ömürleri var, ne kadar dayanırsa artık. Çim üzerine basıldığı zaman hemen bozuluyor, adeta toprağın ucuna tutturulmuş. Çimler biçiliyor, çuvallar dolusu çim artıkları toplanıyor ama nafile, şu yeşilin kendine has kokusu bir türlü alınamıyor.
Asırlar önce yaşamış bir reise, Seattle’nin sözüne dönelim isterseniz; “Yaşamın örümcek ağını ören insanın kendisi değildir; o bu arada sadece bir teldir. Bu ağa yaptığı her katkıyı, aslında kendi kendine yapmıştır.”
Taşıma suyla dönmeyen değirmen
Var olan bitki örtüsünü bozarak yapılar inşa etmek vazgeçilmez bir sistem gibi yerleşmiş şehirleşmelerimize. Yapı bittikten sonra boş kalan kısımların yeşil aksesuarına büründürülmesi de doğaseverlik olup çıkmış günümüzde. Bugün büyükşehirlerde doğal ortamı bozulmamış metrekareler bulmak çok zor artık. Belediyelerin yıllık başarı ölçeklerinde “şu kadar yeşil alan yaptık” sözleri en üst sıralarda yer alıyor ama kimse ne kadar doğal yeşil alanın yok olmasına izin verildiğine göre başarısızlık cetveli tutmuyor. Yapı ya da konutlaşma çalışmaları içerisinde pilot bölgeyi göz önünde bulundurarak, en baştan bütün araziyi yeşilden mahrum bırakıp, inşa bittikten sonra tekrar yeşillendirmeye çalışmanın maliyetlerini hiç karşılaştırma zahmetinde bulunmamış yetkililer.
Her belediye bağımsız olduğundan ve keyfine göre davrandığından bütün olarak bir kent kimliği oluşturulmasında büyük sıkıntı çekiliyor. Her belediye değişik bir imaj ya da peyzaja gittiğinden pek çok bölge, kentin kimliğini, tarihi yapısına uygun olmayan parklarla donatıyor. Toprağa, havaya ve suya, kısaca iklime uygun çiçek ve ağaç seçimi konusunda büyük skandallar yaşanıyor. Şehrin iklimine, toprak yapısına uymasa bile sokakları eşinin çok sevdiği bir çiçekle donatan bir belediye başkanı görmek artık bizi şaşırtmıyor. Oysa dünyanın nadir olan bazı hassas bölgelerinde bırakın yerleşim merkezlerini, maden ocakları ile ilgili araştırmalarda dahi; inceleme yapılacak ya da çalışılacak bölgenin bitki örtüsü ve toprak yapısını bozmamak için belirli ölçülerde kesilerek çalışma bitinceye kadar başka bir bölgede canlı tutulmaya çalışıldığını biliyoruz. Kazı ya da altyapı çalışmaları bittikten sonra da o bölgenin arazisine hakim olmuş toprak, bitki örtüsü tekrar doğal hayatına dönmüş oluyor.
Ekrandan akan su ve plastik ağaçlar
Büyükşehir belediyelerinin “yeşil alan” başlığı altında yıllık harcadığı paradan haberdar mısınız? Bilgisayar oyunlarıyla ekrandan akan su ve plastik parkların olduğu günler bekliyor bizi, belki de daha kötüsü!
Orhan Pamuk Kara Kitap’ta o günleri şöyle tasvir ediyor: “Besbelli, kısa bir zaman sonra, bir zamanlar Boğaz dediğimiz o cennet yer, kara bir çamurla sıvalı kalyon leşlerinin, parlak dişlerini gösteren hayaletler gibi parladığı bir zifiri bataklığa dönüşecek. Sıcak bir yaz sonunda ise, bu bataklığın, küçük bir kasabayı sulayan alçakgönüllü bir derenin tabanı gibi yer yer kuruyup çamurlaşacağını, hatta binlerce geniş borudan şelaleler gibi gürül gürül akan lağımların suladığı yamaçlarda otların ve papatyaların yeşereceğini tahmin etmek zor değil. Kız Kulesi’nin bir tepenin üstünde korkutucu gerçek bir kule gibi yükseleceği bu derin ve vahşi vadi de yeni bir hayat başlayacak.”
Türkiye'deki güncel fotoğraf ve mercek tabanlı sanata dair tematik bir anlatı sunmayı amaçlayan "Panorama: Hayaller…
Berlin'de Türk gecesi! Berlin Film Festivali’nde İlker Çatak’ın ‘Sarı Zarflar’ filmi, ‘Altın Ayı’ ödülünü kazandı.…
Doğa, keşif ve sadeliğin yanı sıra deneyime de önem verenlerin Karadeniz'de yeni rotası Loidevilla, bir…
Melik Kuru’nun yazıp yönettiği "İsimsiz Eserler Mezarlığı", Tallinn Black Nights Film Festivali’ndeki dünya prömiyerinin ardından…
Emin Alper'in son filmi ‘Kurtuluş’, dünya prömiyerini 76. Berlin Film Festivali’nin Ana Yarışma bölümünde gerçekleştirdi.…
İlk kez düzenlenen "Sanat Tarihi Derneği Ödülleri 2025" sahiplerini buldu. Sanat tarihi ve temas hâlindeki…