Babaeski konserine birlikte gidelim teklifi ondan geldi. İlk defa Trakyalılarla buluşacaktı. Heyecanlıydı. Benim içinde değişik bir deneyim olur dedim, peşine düştüm. Keyifli bir yol hikayesi düşlerken, kendimi kalabalık bir otobüste buldum. Arkada orkestra, önde Hüner Coşkuner, Hilal Özdemir. Tam bir curcuna…
Babaeski’de, ıssız bir kasaba karşıladı bizi. Akşam konser vardı ama sokaklar bomboştu. Yol boyunca eğlenen Murat Kekilli’yi düşünceli yakaladım. O da aynı şeyi düşünüyor olmalıydı. Konser alanı dolacak mı?
İkimizde yanılmıştık. Akşamında, Babaeski’de adım atacak yer kalmadı. Kalabalıklar Kekilli’ye sevgi gösterinde bulunuyor, sabırsızlıkla onu bekliyorlardı. Sonunda sahneye çıktı ama ne çıkış! Babaeski yıkıldı.
Bir şarkı, kitleler üzerinde bu kadar nasıl etki edebilir diye düşündüm içimden! Cevabını bulamadım.
Bu akşam ölürüm, beni kimse tutamaz
Sen beni tutamazsın, yıldızlar tutamaz
Bir uçurum gibi düşerim, gözlerinden
Gözlerin beni tutamaz.
Defalarca aynı coşkuyla eşlik edebileceğim bir şarkı değildi ama o akşam kaç defa dinledim, doğrusu hatırlamıyorum.
Bu şarkıydı onu üne kavuşturan. Sonra İstanbul’a dayanamadığını söyleyip, Adana’ya dönmüş, yeniden “köyünün delisi” olmuştu. İşte tüm bu süreci konuştuk onunla…

- İstanbul’a ilk gelişini hatırlıyor musun?
- 1993 yılıydı… Arkadaşlarımın dolduruşlarına geldim. İstanbul’a geldiğimde, elimde hazır şarkılarım vardı. Nereye gideceksin? Tabii ki Unkapanı’na…
- Adana’dan çıkıp gelip, Unkapanı’na dayanmak bu kadar kolay mı?
- Kolay değil. Zaten üç-dört gün ancak dayanabildim. Yani yine gerisin geri Adana’ya… Kendimi çok yabancı hissettiğimi hatırlıyorum.
- Bir kere tattın mı, gerisi gelir… İstanbul’u unutmak, vazgeçmek öyle kolay iş değil…
- Gerçekten de öyle. Suyunu içen iflah olmuyor! Bir hafta sonra geri geldik tabi. Tekrar Unkapanı’na gittik. Ruhi Birkalır diye bir arkadaşımız var, İstanbul Plak ona albüm hazırlıyor. Yanına gittim tabi. Şarkılarımı inceledi, birini beğenip aldı. Bu müzikten İstanbul’da kazandığım ilk para oldu.
- Sonra…
- O arkadaş Kurtuluş’ta bir restoranın ortağı aynı zamanda. Bir akşam oraya gittim. Sahnede klavye var. Dayanamadım, izin isteyerek çalmaya başladım. Çok beğendiler. Derken gel burada çal dediler, 2 yıl orada çaldım. Alt katında da sandalyeleri birleştirip yatırıyorum. Karanlık, izbe bir depo ama İstanbul’da insanın kalacak yeri olması büyük iş.
- O günleri hatırlamak sana kendini nasıl hissettiriyor?
- Dışarıda kalmak daha kötüdür herhalde! O taburelerin üzerinde uyumayı beş yıldızlı otellerden saydığımı söyleyebilirim. Bu da benim gurbet hayatımdı. Beni olgunlaştıran güzel bir dönem diyebilirim.
- Sonra o şarkıyı söyledin. “Bu akşam ölürüm” dedin ama ölmedin. Aksine tüm hayatın değişti. Çok hızlı gelişti her şey. Ünlü oldun. Satanist oldun bir ara, insanları intihara sürüklemekle suçlandın…
- Satanisttim çünkü! Bir defa siyah giyiyorum, saçlarım uzun, takılarım var. Bence tip çok uygun bu duruma!
- Hadi ama!
- Kötü alışkanlıkların tamamını ben insanoğlunun kendi elleriyle oluşturduğu tuzaklar olarak görüyorum. Bunların hiç biri yok bende. Arkadaşlarım arasında çeşitli bağımlılar vardı ama ben hepsinden uzak durmaya çalıştım. Ama sağ olsun, senin gibi gazeteci arkadaşlar sayesinde hepsinden de biraz oldum. Daha doğrusu olmuşum.
- Bizim mesleğe-meslektaşlara güzel duygular beslemediğini biliyorum. Hala düşüncelerin aynı mı?
- Tabii ki canavarlar hala var, her yerdeler. Ama iyi olan sevimli canavarlarda var. Ben iyisine çok az denk geldim. Şansızlığım buydu belki de!
- Sonra da dayanamayıp kaçtın!
- Evet, öyle yaptım ama nedeni o canavarlar değildi. İstanbul’da yaşayamıyorum. Saygı duyduğum değerlerin gözümün önünde gidişine şahit olmak zoruma gidiyor. Ayrıca sürekli İstanbul’da olmam da gerekmiyor. Fikret Kızılok bir gemide yaşadı, İstanbul’a gelmedi. Bugün kendisi yok ama eserleriyle bir efsane. Aşık Veysel’de İstanbul’da yaşamadı…

- Gitmen, gelmemekte direnmen… Bunlar da tanıtım amaçlı olabilir mi?
- Biraz öyle oldu. Köşeme çekilmem ilgi gördü ama bu konuda samimiyim. Aşık Veysel’in özgürlüğü bana daha cazip geliyor.
- İstanbul’dan nefret ediyor olabilir misin?
- Yok, öyle diyemem. Bir kent olarak seviyorum. Sadece buradaki hayatı kaldıramıyorum. Bana uymuyor bu hayat.
- Şimdi yaylada yaşıyorsun diye biliyoruz…
- Öyle. Tekir Yaylası’ndayım. Harika bir yer. Tam olarak olmak istediğim yer. Para sıkıntın yok, kalacak yer sıkıntın yok. Havası, doğası, zamanı… Her şey bol ve sana ait.
- “Işıklarım var” diyorsun sürekli… Nedir bu ışıklar konusu?
- Evet, ışıklarım var. Yeri gelir Fikret Kızılok’tur, yeri gelir başka biri. Diyojen mesela, o da ışığımdır. Yıllarca bir fıçının içinde niye yaşamış diye düşündüm durdum hep. “Tüm dünyayı ayaklarına serin” demiş İskender ama o elinin tersiyle itmiş! Bu insanları seviyorum, bunlar benim ışıklarım.
- Ters ışığa girmek tehlikeli diyorsun…
- Boğazın ışıltısı, etrafında dönen gösteriş budalalarının ışıltısı, bunlar hepsi ters ışık. Uzak olsun benden.
- Kısa bir konservatuvar maceran oldu değil mi?
- Doğru. 6-7 ay kadar Adana Devlet Konservatuarı’na gittim. Makam, solfej ve usul dersleri aldım. Bunu sanırım ilk defa söylüyorum. Türk Sanat Musikisi eğitimi aldım. Sonra o da yarım kaldı.
- Kitaplarla aran nasıldır? Okur musun?
- Okumazdım. Bir gün bir büyüğüm Nazım Hikmet’in kitabını hediye etti. O kadar etkilendim ki o günden sonra sahaflardan, kitapçılardan çıkmaz oldum. O büyüğüm, “cahilden uzak dur” derdi hep. Babam da, sanki onu duymuş gibi “oğlum sen sen ol, en cahili ile de otur konuş; çünkü herkesin anlatacak bir hayat hikayesi vardır” dedi. Kitaplar babamı, ailemi ikinci kez tanıştırdı bana. Kutsadım onları bir bakıma. Kitaplar sayesinde anlayışım, gözlemlerim değişti.
- Dilinden düşürmediğin 68 kuşağını da kitaplardan tanıdın o zaman…
- Öyle. Özendim onlara açıkçası. Ne kadar onurlu bir dönem yaşamışlar. Acayip idealleri varmış adamların. Bir de bu güne, bizlere bak!
