Neden tanımak için bu kadar geç kaldım diye zaman zaman kendime kızıyorum.
Arayı kapatmak için ikide bir çeşitli bahanelerle kapısına dayanıyorum.
Bu defa heybem kalabalık.
Kayıt cihazı da yanımda.
Cihangir’de, evin arka bahçesine geçiyoruz.
Dingin, serin, sessiz bir köşe burası.
Yani, saatlerce konuşmak için harika bir ortam…
– Başım Belada, Başkaldırıyorum, Giderim, Yorgun Demokrat, Hani Benim Gençliğim. Liste uzayıp gidiyor. Biraz isyan, biraz serzeniş… Çok şey yaşamış olmalı Yusuf Hayaloğlu…
– Önce sol teorileri, sol felsefeyi öğrendik. 12 Eylül’den önceki süreçte bu felsefeyi hayata geçirmeye çalıştık ama hayat direndi ve kabul etmedi. İnsan bir tokat yedikten sonra oturup düşünür ya, ben de oturup düşünmeye başladım. İşte bu düşünme sürecinde karşı kıyıya da merak sardım. Oturup o felsefeleri de okumaya başladım. Hayata katkıları olmayacak olsa bile, her felsefede doğrular vardı. Yine de uzaklaştım tüm dogmalardan. Ve sadece hayatı gözlemlemeye başladım. Ne söylüyor hayat? Onun peşine düştüm, hayatın diyalektiğine sarıldım.
– Hayata sarılmak iyi gelmiş olmalı…
– Yaşam tarzımı, sanatımı, her şeyi altüst etti tabii ki. Her şeye yeniden başlamam gerekti… Bulmacada zor soruya ulaşmak için, kenarından köşesinden yakalamaya çalışırsın ya, benimki de o hesap! Türkülere sarıldım tabii. Halk edebiyatının daha yüksek bir edebiyat olduğunu fark ettim. O güne kadar resimle, hatta batı sanatları ile de ilgilenmiştim ama tüm bunlar bana kendimi iyi hissettirmemişti. Halk deryası başka. Kendimi daha iyi hissetmeye başladım. Susamışlıkta var… Kana kana içmeye başladım.
– Bu bir insanın kendine dönüş hikayesi belki de…
– Galiba!
– Yusuf Hayaloğlu şiirleri tartışılıyor…
– Haberdarım. Sen söylemek istemedin ama ben söyleyeyim. Basit bulanlar var, biliyorum. Basit yaşamak, basit söylemek, basit yazmak. Bunlar benim şiirlerim. Konuşurken derdimi basit şekilde anlatmalıyım. Hem konuşup hem de iki de bir araya girip “beni anlıyor musun? anlıyorsun değil mi?” demek istemiyorum. Anlaşılmamaktan korkarım ben. Sevgiyi anlatmanın en kısa yolu “seni seviyorum” demektir. Bu sadelikte olsun istiyorum şiirlerimin de… Felsefeyi, uzun cümleleri hayatın gerisinde bıraktığım gibi şiirde de terk ettim.

“Damlaya damlaya göl olur” atasözü de çok basittir ama derindir. Bu kadar basit bir söz ama açıklamak istediğinizde sayfalarca yazmanız gerekebilir. Üç kelimede anlatmış işte… Yunus Emre dünyanın en basit cümlesi ile hayatın en önemli, en derin lafını ediyor: “Bir ben var bende benden içeri.” Basit demek, bayağı demek değil. Kültürlü, eğitimli veya entelektüel olduğumu ispat etmek gibi bir derdim hiç olmadı. İnsanlarla köprü kurabileyim, konuşabileyim yeterli. Zaten derdim de bu.
– Bir entelektüel, ben buyum der mi?
– Entelektüel olamayanlardan bahsediyoruz zaten. Türkiye’de olanlar değil de olamayanlar vardır. Ya da olmuş gibi yapanlar … Solcusu, sağcısı, milliyetçisi. Hepsi böyledir. Gerçek bir solcu, gerçek bir devrimci, gerçek bir milliyetçiyi bugüne kadar görmedim. Ama öyle olduklarını söylerler. Bir insan üstüne basa basa, entelektüel veya aydın olduğunu söyler mi hiç? Söylerler, çünkü değiller. Ama kavgacıdırlar, kıskançtırlar, beğenmezler hiçbir şeyi… Lafımı esirgemem böyle adamlardan…
– Hiç girmeyecektim ama o ki konu açıldı; “o şairse ben şair değilim” diyenler oldu. “Varoşların şairi” dendi. Kızmış, üzülmüş olabilir misiniz?
– Beni ve yaptığım işi beğenmemek senin özgürlüğündür. Yılmaz Odabaşı söyledi o sözleri. Birinin hakkımda düşündükleri, benim onun ürettikleri hakkındaki düşüncelerimi değiştirmez. Yılmaz Odabaşı bu sözleri söylemeden önce benim için ne ise şu anda da yine aynı. Ama davranışı için bir şeyler söyleyebilirim… Bir üretimi küçümsemek nerden bakarsanız bakın, şık bir davranış değil. Hele hele halkın beğenisini kazanmış bir şiiri aşağılamak hiç hoş değil. Onun kötü eleştiri yapmaması gereken iki isim vardı. Yusuf Hayaloğlu ve Yılmaz Erdoğan. Ama o ilk bizi koydu hedefe. Bu da onun bileceği bir şey! Benim anlaşılmak istediğim kesim halk. Aydınlar, entelektüeller beni anlamıyormuş! Olabilir.

– Okuyucusu yoksa şiir de yoktur diyorsunuz…
– Şiir bir bütündür. Ben şiirimin yarısıyım. Evet yazan benim ama okuyan birileri de olmalı. Bir şeyler yazıp paylaşıyorsan, ulaşmalı birilerine. Paylaştıkların dokunmuyorsa ne anlamı var! Ama bu ozan oldunuz anlamına da gelmiyor. Bir iki tane şarkı sözü yazmakla ozan olunmaz zaten. Ozanlık geleneğini sürdürmek başka bir şey.
– Popüler olmak, insanın başını belaya sokabiliyor demek ki!
– Herkes popüler olmak, tanınmak, şöhret olmak istemez. Böyle dertleri olmayan adamlar da var bu ülkede. Bunlardan biri benim. Öyle bir derdim yok. İyi şeyler yapmak gibi, iyi bir adam olmak gibi bir derdim var.
– Kötü bir şey mi popüler olmak?
– Vitrine çıkmanın insanı bozacağını biliyordum. Yılmaz Güney, Ahmet Kaya, Ferhat Tunç, Fatih Kısaparmak. Arkadaşlarım, dostlarım. Bir çoklarının serüvenlerine tanıklık ettim. Arkadaşlarımın parayla ve şöhretle birlikte, nasıl değişime uğradıklarını gözlerimle gördüm. Ve bu değişimin bazı bölümlerini hiçbir zaman sevemedim.
– Şiir albümü, kitap, televizyon programı… Bunları yapıyorsanız, yolun sonu orası… En azından bazen…
– Yıllarca direndim aslında bütün bunlara. Hiç röportaj vermedim mesela. Televizyona çıkmadım. Fakat bir yere kadar kaçabiliyormuş insan!
– Yakalandığınız günü hatırlayalım mı?
– İbrahim Tatlıses programına çağırdı, gitmek istemedim, zorla götürdüler. O kadar insanın içinde, illa da şiir okuyacaksın diye tutturdu. Montajda keseriz dedi ama kesmedi. O program yayınlanınca, teklifler gelmeye başladı. Ben hayır dedikçe, nazlandığımı düşündüler. Her defasında fiyatı biraz daha yükselttiler.
– Ve sonunda şiirden en çok parayı kazanan şair oldunuz…
– Evet, öyle oldu. Fiyat yükseldi de yükseldi. 115 bin dolar karşılığında dokuz şiir okumam teklif edildi en son. Büyük para. Yıllardır resim yaparım, şiir yazarım, beste yaparım. Bir evim bile yok, kira kira dolaşmışım hep. Oturdum sordum kendime! Ulan ne yapacaksın ki, namuslu bir iş yapacaksın, sadece şiir okuyacaksın! En son böyle kandırdım kendimi.
– “Bu kadar ediyorsa, iyi şiirlerdir” diyelim mi?
– (Gülüyoruz…) Yok, demeyelim! Bedel bir şeydir ama tam karşılığı değildir. Birileri şiirlerimi aldı, halka sundu, halk da bir bedel ödeyip satın aldı. Ben kazandım, bana ödeyen kazandı, albümü alan halk da sevdi, memnun kaldı. Hepsini özetlersek, şiirimin hayat içerisinde bir karşılığı varmış demek ki. Ama bu en iyi şiir anlamına elbette gelmez.
– “Ah ulan Rıza”da Rıza’ya; “saat sekizde gelecekti, bana birkaç milyon borç verecekti” diyorsunuz. Galiba artık gelmesine, borç vermesine gerek kalmadı…
– Gelsin yine de Rıza! Ekonomik açıdan, herkes kadar zor günler yaşadım. Tüm Türkiye zor günler yaşadı, hala da yaşıyor. Yarına dair umut kalmamış. Korkunç bir tevekkül, korkunç bir sabır. Allah sabır versin hepimize. Bir çocuğun karnı açsa sen ona dünyanın en güzel masalını da anlatsan o çocuk ağlar. Karnı toksa, masallar arasında tercih yapar. Çocuğun karnı aç. Halkın karnı aç, ne masal anlatırsan anlat.
– Şiirlere dönersek, bu şiirlerin hemen hemen hepsi okundu. Şarkı olarak biliniyordu zaten… Yeniden seslendirmek, bizzat okumak nasıl bir duyguydu?
– Projeye ısınmamın bir sebebi de buydu. Farklı sanatçılar okumuştu. Ahmet Kaya Yusuf’u okudu ama belki benim Yusuf’um başkaydı! Kendi şiirlerimi, kendi duygularımla okumuş oldum. İşin bu tarafını, bu duygusunu sevdim doğrusu.
– Bizzat girip gördünüz. Müzik piyasası ne durumda?
– Her şey gibi, yarım yamalak, kör topal. Tatmin eden işlerin sayısı az. Eskiden işler daha güçlüydü. Günümüzde üretilenlerin önemli bir bölümü çerez tadında.
– Sizin de çerez şarkılar yaptığınız oldu mu?
– Olmaz mı? Bakınca hemen sırıtıyor, görüyorsunuz. Yapmışım zamanında.
– Ahmet Kaya’ya verdiğiniz şiirleri bir kitapta topladınız. Müthiş ilgi gördü. Kitapların devamı gelir herhalde…
– Çekmecem de toparlanmayı bekleyen şiirlerim var doğrusu. 3-4 kitap daha çıkar veya hiçbir şey çıkmaz! Çalışmayı sürekli ertelemesem herhalde daha verimli biri olurdum.

– Ahmet Kaya… Çok anınız var biliyorum. Özlüyor musunuz?
– Özlemez olur muyum! Ahmet pervasız, patavatsız olduğu kadar da çok yetenekli, çok sevimli ve muhteşem bir sesi olan adamdı. Zaten hepsinin karşılığını gördü. Pervasızlığı onu maceracı, öğrenen, girişken ve çok anlatan biri haline getirdi. Patavatsızlığı da deli dolu, düşünmeden, tam emin olmadan, karar vermeden konuşmasını sağladı. Hani şeytan tüyü var derler ya, ne yapsa kızamazsın, kızanlar üzenler oldu ama Ahmet benim için öyle biriydi. Özlüyorum Ahmet’i. Her şey bir tarafa arkadaştı işte.
– “Kapıyı çarpar giderim” derken, gerçekten bunu yapmayı hiç düşündünüz mü?
– Uzakta bir yerde yaşama fikri hep aklımda. Dere kenarında bir kulübe olabilir. Uzak bir diyarda toprak bir ev olabilir. Artık resim mi yaparsın, şiir mi yazarsın… Öyle bir hayat düşlüyorum tabi ki. Hep kaçmak isteyen biriyim zaten. Kaçıp bir köşede arınmak isteyen biri. Kaç yıl daha yaşarım bilmiyorum! Sakin bir yere kaçıp, kalan yılları bir derviş gibi yaşamak istiyorum. Günlük tedirginliklerimizden, korkularımızdan, her şeyden arınmak. Dünyaya geliyoruz ve altüst olup gidiyoruz. Kırmadan, dağıtmadan, parçalamadan yaşayabilmenin peşindeyim. Her şey boş, her şey anlamsız dedikçe, ilahi düşünceye yaklaşıyorsun. Yani iki lokma, bir hırka…
Not: 2009 yılında kaybettiğimiz Yusuf Hayaloğlu’na sevgi ve özlemle…
