Gecekondu işgali altında olsa da Ankara Kalesi’nde dolaşmak, Ankara’da yapılacaklar listemin hep en başındadır. Her Ankara seyahatimde mutlaka çıkar, ara sokaklarına girer, ne tür değişimler yaşanmış tek tek gözlemlerim.
Bu dar sokaklar ve konaklar bana çok başka bir kentte olduğum hissini yaşatır. Güne kalenin sokaklarında başlamak, olan biteni fotoğraflamak, en sonunda da kuytu bir konak bahçesine sokulup günü tamamlamaktan daha keyifli ne olabilir ki!

Son ziyaretimde kaleyi korumak amacıyla kurulan dernek yöneticileri ile buluşuyorum. Gönüllü neferlerden oluşan kale koruyucularının başkanı Hicran Aktaş bir hayli dertli.

Alaeddin Camii içerisinde kalan burçların yanı başında süren inşaatı soruyorum. Kültür evi adı altındaki bu yeni inşaat ruhsat alsa da, dernek kalenin yeni inşaatlarla kendine özgü dokusunu her geçen gün biraz daha kaybettiği endişesini yaşıyor.
“Kafeterya ve Kültür evi yapıyoruz diyorlar ama bilmiyoruz. Başvurulacak her yere başvurduk, şahsa tahsis edilmesinin yanlış olduğunu izah ettik. Fakat Tabiat Varlıklarını Koruma Kurumu buraya ruhsat verdi. Nasıl ruhsat verirsiniz? diye itiraz ettiğimizde, şu dediler, bu dediler ve olayı kapattılar.”
Hicran Aktaş, eski bir tarihçi ve emekli bir eğitimci. Ankara Kalesi’nin gecekonducular tarafından işgalini, eğlence merkezleri tarafından kıskaca alınışını yaşamış, görmüş biri. Önlemeye çalışmak istese de pek başaramamış ve ardından da mücadele edebilmek için işte bu derneği kurmaya karar vermiş:

“Kalede orta çağın izleri çok önemli. Selçuklu ve Ahilik döneminden de izler oldukça güçlü. Yapılarda Roma uygarlığı ve Helenistik dönemden izler bulmak mümkün. Ve Osmanlı döneminde Sultan Mesut’un yaptırdığı Alaeddin Camii… Alaeddin Keykubat’ın külliye haline getirmesi ile mükemmelleştirilmiş bir eser. Bütün bu izleri korumak için mücadele ediyoruz.”
Eşinin de desteğini alan Şenkal, özellikle bu eserin önemine değiniyor: “Alaeddin Camii doğrudan doğruya Selçuklu hükümdarı Sultan Mesut döneminde mescit olarak yapılmış. Güçlü bir Türk İslam kültürü simgesi. Öncelikle onarım yapılması gerekiyor. Ardından da etrafı gecekonduculardan temizlenerek, son derece önemsiz olarak görünen bu esere hak ettiği değeri vermeliyiz.”
Geçmiş Zaman Köşkleri
Derneğin dertlerini dinledikten ve notlarımı aldıktan sonra, konak bahçesine dönüyorum. Çok mu ıssızdı kale, ben mi ıssızlaşmıştım bilmiyorum. Yapıların arasında sakarlık etmeden, hiçbir şeyi kırıp dökmeden ilerliyorum.
Abdülhak Şinasi Hisar’ın ‘Geçmiş Zaman Köşkleri’ var elimde: “O zamanlar o kadar kıymetli telakki ettikleri bütün bu sandıklara şimdi ne oldu? Kendileri, içlerindeki eşyalarıyla birlikte, şimdi niçin kayboldular?” diye soruyor! Cevap veremiyorum. Ve çaresiz kaleyi anıları ve sırlarıyla baş başa bırakıyorum…

