Büyük kervanların Çekmece’de konakladığı, Sultan Süleyman’ın Kanuni ismini aldığı ve de Zigetvar’ın Osmanlı topraklarına yakışacağına dair karar kılındığı yıllar…
Büyükçekmece ve çevresi İstanbul’a girişte kervanların son konaklama yeridir; padişahın sarayda kimi kabul edip etmeyeceği haberi burada beklenir, gerekli gümrük ve sayım işleri burada yapılırmış.
Zigetvar seferine çıkan Kanuni ve ordusu, ilk konaklamasını Büyükçekmece’de yaptığında, yıl 1566’dır. Ordu konaklamadan sonra buradaki su yolundan, ilçeye de ismini veren teknikle, yani büyük çekçeklerle karşıya zorlukla geçirilir, öyle ki geçiş aylar sürer. Bu duruma sinirlenen Kanuni, Mimar Sinan’ı çağırır ve dönünceye kadar buraya bir köprü yapmasını emreder.
Köprü ve çevresi için farklı düşünceleri olan Mimar Sinan, hiç vakit kaybetmeden çalışmaya başlar: Köprü ile birlikte kervansaray, cami ve bir de çeşme için kolları sıvayan Sinan bir yıl içerisinde hepsini tamamlar. Ne yazık ki kaderdir, sefer sırasında hayatını kaybeden Kanuni bu eserleri göremez, fakat yapılması için emrini verdiği köprünün üzerinden cenazesi geçer. Bu dört eseri hizmete açmak ise 1567 yılında tahta geçen II. Selim’e nasip olur.

Zaman su gibi akıp geçerken, bölge gecekonduların istilasını yaşar. Kervansarayın, çeşmenin gecekondulara dayanak ve duvar olarak kullanılmasıyla had safhaya ulaşan ahlaksız tutuma karşın, Osmanlı’nın 700. yılını da fırsat bilen yerel yönetim bu bölgeye tekrar hak ettiği ilgi ve alâkayı göstermek için atağa geçer: 1995 yılında başlayan çalışmalarla bugün gelinen nokta, “bakarsan bağ olur” atasözümüze en güzel örneklerden biri olarak çıkıyor karşımıza. Işıklandırılan ve park-bahçe çalışması yapılan bölge artık misafirlerini küçük bir Türkiye olarak ağırlayabilmenin mutluluğunu yaşıyor.
Öyle ki bölgede kurulan şirin mahallede evler sadece Anadolu’dan gelen örnekleri ile sınırlı kalmamış, yavru vatan Kıbrıs’ı temsil eden bir ev bile yapılmış: “Lefkoşe Şemi Bora’nın Evi” tabelalı ev mimari olarak dikkat çeken evlerden biri; Lefkoşe eski Belediye Başkanı’nın Lefkoşe’deki evinin bir benzeri olarak yapılan bu şirin evde Lefkoşe’ye özgü “tavuk dolma” ve “hellim peyniri” sunulmakta misafirlere… Evin içi ise İstanbul’da okuyan Kıbrıslı gençlerin diktiği yöresel giysi ve aksesuarlarla süslenmiş.

Adeta bir mahalle görünümünde olan bu özel evlerin bahçeleri birbirleriyle yarışır güzellikte ve komşu ilişkilerine uygun nitelikte. Kıbrıs Evi’ne komşu olan Diyarbakır Evi”nde ise en özel yiyecek cartlak kebabı ve içli köfte. Evin sahibi Mahmut Usta evinin özelliklerini saya saya bitiremiyor: “Yazın serin, kışın sıcaktır! Mutfağım herkese açık, istersen gir içeri çayını-kahveni kendin yap ama iş içli köfteye geldi mi, bence kenara çekil!” Mahmut Usta ayrıca evinin bölgedeki en güzel ev olduğunu, bir yarışma düzenlenirse de kesinlikle birinci olacağını iddia ediyor.
“Ayven Dursin Çavuşun Yeri” adından da anlaşıldığı gibi bir Trabzon evi… Tabii içi de bizim Temel’lerle dolu.. Son günlerde o kadar çok Karadenizli türkücü çıkmış ki, hangisini çalacağız diye ikide bir aralarında münakaşa ediyorlar ama her defasında da işi tatlıya bağlayıp, türküleri sıraya koyuyorlar, bir dj edasında şarkıları bir bir ayarlayıp türkülerle tempo tutuyorlar. Konuklar ise özellikle mısır unundan yapılan muğlama’yı (kuymak) tercih ediyor; ayrıca hamsi başta olmak üzere Karadeniz mutfağının bir çok çeşidini hazırlamaya çalıştıkları küçücük mutfaklarında sütlaçları için de tatlıların bir numarası diyorlar! Tokat (Niksar) Latifoğlu Konağı’nda bakır tepsilerle döşeli odasında, evini daha tam olarak bitirememiş olduğunu devamlı vurgulayan Ayşe ablayla sohbete dalıyoruz: Yaprak sarması, mantı, meşhur Tokat patlıcan kebabı nasıl yapılır, bir bir anlatıyor…
Mersin Evi’nde herkes Mersin döşeklerine uzanmış tantuni yiyor, sıkmaç ve içli köfte de diğer gözdelerinden Mersin Evi’nin. Amasya (Akpınar) ve Safranbolu Şenoğlu Konağı mimarileriyle ilgi çekmelerinin yanı sıra, bu iki evimiz de tam olarak hizmet vermek için büyük bir çalışma içerisinde. Bolu Evi’nde mantar sote, Nevşehir (Ürgüp) Kelağaların Yeri’nde kuru fasulye, Konya (Akşehir) Nasrettin Hoca Köşkü’nde etli ekmek ve Manisa (Akhisar) Göl Marmara Evi’nde de kaşarlı kebap gözde…

Mekan olarak en büyük yer olan keçi kılından yapılmış Yörük Çadırı’nda ise; Türk kahvesi, gözleme ve özellikle de nargilenin misafirler tarafından en çok tercih edildiğini gözleme yerken gözledik! Çeşitli bayrak, flama, kilim ve antika eşyalarla süslenmiş çadırın işletmecisi, yakın bir zamanda bir çok sanatçının da katılacağı büyük bir açılış yapacağını dile getiriyor.
435 yıl aradan sonra bir kaç yıllık çalışma ile aralanan bir perde ve arkasından çıkan; Sinan’ın “şaheserlerim” dediği eserler ve Anadolu’dan tasını tarağını toplayıp gelen bu evlerde kurulan sohbetler öyle bir uyum sağlamışlar ki, “şenlik geri döndü” demesek haksızlık olur gibi…
Mimar Sinan Köprüsü / Büyükçekmece Gölü’nün Marmara Denizi’yle kavuştuğu ağızda Kanuni Sultan Süleyman’ın Mimar Sinan’a yaptırdığı, Osmanlı Dönemi’nin en görkemli köprüsü, göl üstündeki üç yapay adacığa oturan dört köprüden oluşuyor. Bu özelliğinden dolayı “Dört Kardeşler Köprüsü” ismiyle de tanınıyor. Aslında köprü az önce de bahsettiğimiz gibi askeri amaçlarla yapılıyor. Köprünün yapımı iki yıl iki ay yirmi iki gün sürüyor. Akıntıdan etkilenmemesi için gölün içine çok sağlam temeller atılıyor, su seviyesine büyük selyaranlar inşa ediliyor. Mimar Sinan, köprüyü en çok sevdiğim eserlerimden biri diye tanımlıyor ve gökyüzündeki samanyoluna benzetiyor. İlginç bir bilgi, Mimar Sinan’ın yüzlerce eseri arasında ismini kitabesine yazdırdığı tek eser bu köprüdür.

