/

Camon: Zenginleştikçe kaybedeceksiniz!

Camon’la Türkçe’ye çevrilen ilk kitabı ‘Balinaların Şarkısı’ aracılığı ile tanışmış, sohbetimizi kitabın dışına taşırarak uzun bir döneme yaymıştık. Türkiye’ye karşı ilgiliydi. Bu süreçte dostluğumuz ilerledi ve İtalyan ihtiyardan Avrupa’ya dair geniş izlenimler edindim...

İtalyan yazar Ferdinando Camon’la Türkçe’ye çevrilen ilk kitabı ‘Balinaların Şarkısı’nı tanıtmak için Türkiye’ye geldiğinde tanışmış, sohbetimizi kitabın dışına taşırarak uzun bir döneme yaymıştık. Türkiye’ye karşı ilgiliydi. Bir dönem sonra, soruları soran hep o oldu. Bu süreçte dostluğumuz ilerledi ve İtalyan ihtiyardan Avrupa’ya dair geniş izlenimler edindim.

Camon, Avrupa ve Amerika’nın bugün geldiği konumdan -ekonomi tartışılır- bin pişman olduğunu söylüyordu. Geri dönüşün neredeyse imkânsız olduğu bu pişmanlığın, köy uygarlığını sona erdirip, kendi kültür ve değerlerinden koparak Batılılaşma, ilerleme ve gelişme heveslerine düşen bütün ülkelerin başına geleceğini vurguluyordu. Onlardan biri de Türkiye’ydi!

Gelişmek çılgınlığı adı altında özellikle aile ilişkileri ve ahlak kavramı çöküyor, ülkeler ve toplumlar kendi coğrafyalarında sonu belirsiz, önlenemeyen yönlere doğru savruluyorlardı. Camon tüm bunları, bir Avrupalı, bir Akdenizli olarak kendi coğrafyasından örnekler vererek anlatıyordu.

Kitapları 20’yi aşkın dile çevrilmiş olsa da Türkiye’de pek tanınmıyordu. Nadir dostları, o günlerde hayatta olan sevgili Çetin Altan ve Toktamış Ateş’ti. Onunla yaptığım sohbetleri derinleştirmek için Altan, Ateş ve İskender Pala’dan görüşler almış, konu ile ilgili Cemil Meriç, Peyami Safa ve Dündar Taşer’in notlarını karıştırmıştım.

Eleştirel açıdan modern dünyanın resmi

Annesi için ‘köy uygarlığının gerçek bir modeliydi’ diyen Camon, annesinin ölümüyle köy uygarlığının sona erdiğini ve ‘o’ bir daha ulaşılamayacak kuşağın bittiğini söylüyor. Camon’ın en ünlü kitabı olan Beşinci Devlet bu konuyu işliyordu. Ve mistik bir roman olan Ana İçin Bir Mihrap, 1978 Strega ödülünü almış, İtalyan televizyonu tarafından filmleştirilmişti.

Camon’un köye atfettiği uygarlığı bugünün İtalya şehirlerinin erişmesinin zor olduğunu söyleyen İskender Pala, aynı uygarlığın eski Türk köylerinde ‘irfan’ olarak karşımıza çıktığını söylüyor. Ve bize ait olanın Camon’un sözünü ettiği köy uygarlığından çok daha rafine, çok daha zengin bir gönül medeniyeti olduğunu söylüyor.

Ferdinando Camon

Cemil Meriç ‘Bu Ülke’ de şöyle yazıyordu: “İrfanı hisarla kuşatmış Doğu, mabede bezirgân sokmamış. Asırlar geçti, birer birer söndü meşaleler. İrfan asaletini kaybetti. Hafızaya çakıl taşı gibi saplanan bilgi kırıntılarına yeni bir ad bulduk: kültür…”

Toktamış Ateş kırsal kesimin yıpranışı ve Katolik Kilisesi’nin değişimini “hüzün verici” buluyor ve günümüz Türkiye’si açısından da belli oranda değer taşıdığını söylüyor:

“Belki de yaşımızdan gelen bir özellikle alıştığımız dünyanın ve ilişkilerin değişmesi ve özellikle değerler sistemimizin çok ciddi bir bombardıman altına alınması bizde de İtalya’dakine benzer sıkıntılar oluşturuyor. Ve kimi zaman eski değerlerimizin tümüyle yitirileceğinin korkusunu yaşıyoruz.”

Toktamış Ateş

Bu eleştirileri yalnızca İtalya ile sınırlı tutmayıp, genel bir perspektiften bakıldığında Camon’un bize modern dünyanın eleştirel açıdan bir resmini vermekte olduğunu söyleyen Ateş; dünyanın beşinci üretici ülkesi İtalya’nın, yanında ilk dört büyük üretici ve zengin ülke ile daha aşağılarda yer alan ülkelerle benzer bir süreçten geçtiğini hatırlatıyor. Ateş, bu durumu yaklaşık 200 yıl önce açılmış aydınlanma parantezinin kapanmasıyla ortaya çıkan modern çağın krizi olarak özetliyor.

Hemen hemen her şeye zarar vererek eğlenen gençlik

Kendi ülkesinden örnekler veren Camon, İtalya’nın sefil olduğu günleri hatırlatarak, şu an üretim bakımından dünyada beşinci sırada olsalar da aile kavramının yitirilmesiyle ahlak yapısında çöküşün önlenemediğini söylüyor. Ferdinando Camon, 40 yıl önceki Katoliklikle bugünkü Katoliklik arasında büyük fark olduğunu, yaşlıların artık ailelerden dışlandığını ve İtalya’da artık dayanışmanın kalmadığını söylüyor:

“Her yıl binlerce yeni cinayet çeşidi çıkıyor, artık arabalara taş atarak eğlenen bir nesil büyüyor. En kötüsü bunlar gelişirken herşeyi yoluna koyabilecek ya da düzenleyebilecek bir adalet ve hukukun da olmadığı görülüyor.”

Bu söylediklerinin, ülkesinde kilise ve siyasi arenada doğal olarak kabul görmediğini ve hatta üstleri karalanmaya çalışılsa da halk tarafından okunulmasını, pişmanlığın kanıtı olarak sevindirici buluyor Camon.

Cemil Meriç

Avrupa’nın şiddete eğilimi, Cemil Meriç’in de gündeminde: “Çağdaş Avrupa’nın en insancı filozoflarına bir göz atın, hepsi şiddete aşık. Soyumuzun alın yazısıymış bu. ‘Kullanılan şiddet, şiddeti kökleştiriyor mu, yok mu ediyor; bizi geriye mi götürüyor, ileriye mi? İşte asıl mesele’ diyorlar.”

İskender Pala insanın kendine yabancılaşmasını soyuta yabancılaşmasıyla doğru orantılı yaşadığını söylüyor. Yakınçağ ve Ortaçağ’da medeniyet insanın etinden ve kemiğinden ziyade tavrında önem kazanıyordu. Midelerinden ziyade ruhlarını, damaklarından çok zihinlerini düşünüyorlardı sanki. Bu da onları ister istemez soyuta, mücerrede ve maneviliğe yöneltiyordu. Ortaçağ’ın bütün sanat ve edebiyatında görülen Rahmanilik düşüncesi biraz da bu bakış açısının sonucudur. Hayatın daha soyut kavramlar çevresinde dolaşmasını, ister istemez gülümsemeyi, dostluğu, yakınlaşmayı ve paylaşmayı ön plana çıkarıyordu. Bugünün insanı gönlünü unuttuğu için sevmeyi, sevse bile sevdiğini söylemeyi, sevdiklerini çoğaltmayı, buna bağlı olarak paylaşmayı, hoşgörüyü ve yardımseverliği geri plana itekleme çabasına kadar gelmiştir.

İskender Pala

Pekâlâ, Avrupalılaşmaya çabalayan Türkiye’de durum nasıldı? Toktamış Ateş’e göre Türkiye’de de; aile yapısı, din, ahlak, komşuluk, akrabalık ve benzeri kurumlarda yozlaşma var ve de devam ediyor. Aslında değişen dünyaya ayak uydurmak bahanesi altında değişmemeye imkân da bırakılmıyor. Ateş’e göre yozlaşmaya karşı direnenler için sanki ilerlemeye karşı direniyorlar havası yaratılmakta ve bu insanlar dinozor olarak isimlendirilmekteler. Oysaki büyük bir çoğunluk açısından söz konusu olan şey değerlerin yitirilmemesidir.

Son zamanlarda ‘insaniyet ’kelimesinin içini dolduran bütün değerlerin erozyona uğradığına değinen İskender Pala; “Gariptir; erdemden, dürüstlükten, Türklük ahlakından bahsedenler bunu laf olsun diye söylüyorlar sanki” diyor. Aksi takdirde ruhlarımız, bu derece odunlaşmaz, dayatmayalarımız, köşeli düşüncelerimiz, bağnazlıklarımız olmazdı.

Dönüşü olmayan yol!

Ahlaksal ve toplumsal çöküşü tetikleyen en önemli nedenlerden birinin zenginlik olduğunu söylüyor İtalyan yazar Camon ve ekliyor; “Türkiye de aynı şeyleri yaşayacak.”

Köy uygarlığını sona erdirip, ilerleme ve gelişmeye geçiş dönemini başlattıktan sonra dönüşün olmadığını, bunu kimsenin yapamadığını, yapamayacağını; bu yüzden de Türkiye’nin de dönüşü olmayan bir yola girdiğini söylüyor Camon.

Cemil Meriç’e dönelim tekrar: “Batılılaşma miti eskiyince, yeni bir yalan çıktı sahneye; Çağdaşlaşmak… Bu, kendi derisinden çıkmak, kendi mukaddeslerini inkâr etmek ve peşin peşin köleliğe razı olmak değil mi? Biz apayrı bir medeniyetin çocuklarıyız. Bambaşka ölçüleri olan, çok daha eski, çok daha asil, çok daha insanca medeniyetin…”

İskender Pala’nın dediği gibi; çevrenin, televizyonun, modanın bombardımanı, ister istemez insanın vaktiyle tüy kadar hafifleyen ruhunu, sevgiyle ışık ışık olan kalbini, bilgiyle renk renk desenlenen zihnini ıskalıyor. Sık kullandığımız kelimler bile daha vahşi, daha bireyci, daha acımasız oluyor: “Tut, kavra, yakala, sahip ol, markala, tüket, at, çıkart, yapıştır” gibi kelimeler ruhları tırmalıyor, gönülleri kanatıyor.

Yolunu şaşırmış ve freni kopmuş bir otobüsün arızalı bir yokuştan aşağı alabildiğine süratle indiği sırada yolcuları sarsan telaşa yakın bir endişe bir uyanık zekâlara sorduruyor; Nereye gidiyoruz? Bugün belki de bu soruya cevap vermiş olmamız gerekirdi fakat hâlâ soruyu tekrarlıyoruz! Nereye gidiyoruz?

Peyami Safa
1 Şubat 1956
Türk Düşüncesi

Avrupa’yı tanıyor muyuz?

Dündar Taşer

Peyami Safa, Avrupa ve Avrupalılaşmak konusunda sorulan sorular karşısında “Mahiyetini bilmeden örnek edinmeye kalktığımız Avrupa kültür ve medeniyetinin bugünkü safhasını, manasını ve gelişme istikametini tayin etmek, lafazanlık konusu değildir” der ve İnkılap davamıza layık olduğu büyük mesele haysiyetini kazandırmak için, onu soğukkanlılıkla ve akıl-ilim planında ortaya koymak ve tartışmak zorunda olduğumuzun altını çizer. Bir de korkusunu ekler; “Ne kadar geç kaldığımızın farkında mıyız?” (13 Nisan 1959, Tercüman)

Dündar Taşer’in Devlet gazetesindeki “Mesele” adlı köşesine uzanalım şimdi de: “Türkiye’de; batılılaşma hareketi oldum olası ciddi hadiseler doğurmuştur. Milletçe hem daha güçlü, daha muktedir, daha haysiyetli olmayı şiddetli istemiş. Hatta bu maksadı elde etmek için, kendi ordumuzu topa tutmak gibi, dünyada emsali olmayan zecri hareketlere girişmişizdir.” (19 Ekim 1970)

Proust’un kahramanları gibiyiz

Peyami Safa

Orhan Pamuk Türkiye’nin Avrupa Birliği ile olan ilişkisinin Marcel Proust’un romanlarından bazı sahneleri hatırlattığını söylüyor. Bu romanlarda bir çevreye girmek için çırpınan kahramanlar vardır. Hayallerinin kurdukları bu yüksek çevrenin insanlarıyla kaynaşabilmek için öyle büyük bir özlem duyarlar ki, bir süre sonra o çevreye girebilmek için davet alabilmek, çevrenin kendisinden de önemli olur. Sürekli bir partiye, eğlenceye çağrılmayı hayal ederler ama oraya neden gitmek istedikleri üzerine düşünmedikleri gibi partide yapabilecekleri şeyleri de hayal etmezler. Küçük mektup oyunları, entrikalar, kırılganlıklar ve alınganlıklar ile çağrılmayı ummakla geçer yıllar. 1963’ten beri hep davet bekleyen, elinde listelerle dönen Türkiye’nin hali de bir bakıma Proust’un bu kahramanlarına benzemiyor mu?

“İhtiyar dev, mazideki ihtişamından utanır oldu. Sonra utanç, unutkanlığa bıraktı yerini, ben Avrupa’yım demeye başladı, ‘Asya bir cüzzamlar diyarıdır.’ Avrupalı dostları, acıyarak baktılar ihtiyara ve kulağına ‘hayır delikanlı’ diye fısıldadılar, sen biraz gelişmişsin. Ve Hristiyan Batı’nın göğsümüze iliştirdiği bu idam yaftasını, bir nişan-ı zişan gibi gururla benimsedi aydınlarımız.”

Cemil Meriç
Bu Ülke

Türkiye’nin sürekli açığı vardır zaten

Cemil Meriç, Dostoyevski’nin; “Avrupa’yı kendimizden çok iyi tanıyoruz” dediğini anımsatarak, bizim ne kendimizi ne de Avrupa’yı tanıdığımızı vurgular ve şöyle devam eder: ‘Avrupa’yı, Avrupa’nın istediği kadar tanıyoruz.’

Orhan Pamuk

İşte belki de bu yüzden “Türkiye’nin sürekli açığı vardır zaten” diyor Orhan Pamuk. Genelde Doğu-Batı ikileminde kalan yazarlara hayran olan Pamuk; Türkiye’deki bu sürekli olan açığı; enflasyondan işkenceye, kitap yasaklarından AB’ye girememeye kadar genişletir ve bu durumun sürekli “pantolonumun düğmesi açık”, “herkes benden bahsediyor” ya da “yine benimle alay edip küçümsüyorlar mı” gibi telaşlara kapılan lise öğrencisine benzetiyor: “Hep başkalarının kendisi hakkında dediklerine takar da pantolonun düğmesini dikmez, kravatını düzeltmez.”

Çocukluğundan itibaren duyduklarını sıralıyor Orhan Pamuk: İyi bir şey yapılacağını anlatmak için “Avrupa’da bu böyle yapılıyor”, bazı ayıpları örtmek için “Avrupalı görse ne der?”, Avrupalıların çıkarlarına dokunulmadıkça da “Avrupalılar çok kibar, çok ince, çok kültürlü ve zarif insanlar!”

Avrupa ile ilgili düşüncelerini “rüya” olarak yorumluyor Pamuk: “Avrupa’nın sınırlarında, bir belirsizlik içinde oturan ve kitaplarla yaşayan benim gibiler için, Avrupa her zaman bir gelecek, bir rüya olmuştur; iyi ya da kötü, istenilen ya da korkulan bir hayal, yaklaşmakta olan bir amaç ya da bir tehlike. Bir gelecek. Ama hiçbir zaman bir hatıra değil.”

Ferdi hayatı ahlak dışında iten psikanaliz!

Ve Camon. Türkleri ve Türkiye’yi çok iyi tanımıyor. Ya da sorduğu sorularla bunun böyle anlaşılmasını istiyor. O zaman da düşünüyoruz; olsa olsa birçok Avrupalı yazar gibi Camon da Türkiye’yi negatif yönde yazılarla anlatan Andre Gide ya da Montesquieu’den okumuştur ve ancak o kadar biliyordur!

“Hiç kimse sırları olmadan yaşayamaz” diyen Camon Türk okurlarına da özel bir not düşüyor: “Beni sadece psikanalizi taşlayan bir yazar olarak tanımanızı istemem. Ben, bir insanın yapabileceği en acı deneyim olan gerçek psikanaliz üzerine de romanlar yazdım. Kitabımda gerçek psikanaliz değil, sonradan türemiş olan psikanaliz verilmekte.”

Psikanaliz konusunda Cemil Meriç “dört asır önce içtimai’yi ahlakın dışına iten Avrupa, şimdi de ferdi hayatı ahlak dışı ilan ediyor” der. Machiavelli’yi politikayı ilimleştiren, Freud’u da ruhiyatçı olarak tanımlayan Meriç, psikanalizin karlı bir mit olduğunu, çünkü kilisesi, rahipleri ve ayinleri olduğunu söyler; “Şuur altı, her istediğini kolayca elde eden mutlu azınlığın imtiyazı. Yığının bu gibi inceliklerden haberi yok.”

Camon bunalımların adamı mı?

Çetin Altan

Ünlü İtalyan yazar Primo Levi ile olan diyalogları ses getiren Ferdinando Camon’un Fransa’da ki hayranlarından biri de Jean Paul Sartre’dir. Sartre, Camon’un kitaplarının Fransızcaya çevrilmesi için aracı olur. Camon kendisini “Bunalımların Öykücüsü” olarak tanıtıyor ve kaybedilenleri, yok olan değerleri yazdığını söylüyor.

Çetin Altan bu tanıtımı biraz detaylandırıyor: “Bunun bir nedeni yoksul köylü dünyası ile İtalyan aristokrasisinin Katoliklik inancında bütünleşiyorlarmış gibi görünmesindeki iğretilikse; bir nedeni de yüzde yüz İtalyan kökenli olan ‘faşizmle, yüzde yüz kendine özgü İtalyan markalı ‘komünizm’ arasında; ‘gerçek insanı ve insan gerçeğini’ verebilme titizliği…”

Kürşat Okutmuş

Journalist Author.
TV News Editor.

Düşünceni Paylaş

Your email address will not be published.

Önceki Hikaye

Annesinin izinde bir sultan

Sonraki Hikaye

İnsan yıkıcılığının sınır tanımazlığı üzerine

Söyleşi

‘Ben de Zazaca isterim’

Bir Mahsun Kırmızıgül’ümüz vardı artık. “Alem buysa kral benim” dediği günden beri, hep birilerine dargın, kavgalı,

Salman: Onurlu yaşıyorum

Fransa’ya vize alamayınca konsolosluk önünde eylem yaptı. Ardından da sokakta yıpranmış halde görüntülenince, “Salman’ın hali perişan”