Camon’la Türkçe’ye çevrilen ilk kitabı ‘Balinaların Şarkısı’ aracılığı ile tanışmış, sohbetimizi kitabın dışına taşırarak uzun bir döneme yaymıştık. Türkiye’ye karşı ilgiliydi. Bu süreçte dostluğumuz ilerledi ve İtalyan ihtiyardan Avrupa’ya dair geniş izlenimler edindim...
Annesi Selma Sultan’ın tutsak büyüdüğü Çırağan Sarayı'nda buluştuk Kenize Murad’la. Bir şeylerin izini sürebilmek için; duvarlardan, kapılardan yardım ister gibiydi. Kimi zaman duygulandı, gözleri doldu… Kimi neşelendi, bu durumun keyfini çıkardı…
Dingin, sakin görünse de öyle biri değil Grange. Sürekli zihninde bir şeylerin izini sürüyor gibi. O çözülmemiş problemlerin peşindeyken, bir yolunu bulup onu yakalamak, sıkıştırmak, cevap almak hayli zor iş!
Nicedir sinemada, beyaz camda yoktu. Uzun bir aradan sonra televizyona dizilerle dönünce, aradım, görüşmek istediğimi söyledim. Randevulaşıp buluştuk… Biraz Yeşilçam’ı, biraz bugünü, ortadan kayboluşunu, sonra yeniden dönüşünü konuştuk…
Şair Sunay Akın’la sisli bir cumartesi sabahı, Salacak'ta buluştuk. Gün boyu o anlattı, ben ha bire notlar aldım. Ceplerim gizemli hikayeler ile dolup taştıkça, İstanbul daha da güzelleşti gözümde. Bu büyüleyici kenti biraz olsun tanıyor olmak, ne keyif ama!
İlk defa Trakyalılarla buluşacaktı. Heyecanlıydı. Benim içinde değişik bir deneyim olur dedim, peşine düştüm. Keyifli bir yol hikayesi düşlerken, kendimi kalabalık bir otobüste buldum...
Ney ile Nazım Hikmet’i buluşturdu, Fazıl Say’ın piyanosuna üfledi, Tac Mahal gösterileri ile herkesi büyüledi. Kudsi Ergüner’in yolculuğu bilinen bir istikamete doğru gidiş mi, yoksa bu bir tür arayış mı?
Cihangir’de, evin arka bahçesine geçiyoruz. Dingin, serin, sessiz bir köşe burası. Yani, saatlerce konuşmak için harika bir ortam…
Gümüşsuyu’na doğru yürüdük. Rampalar aştık, yokuşlar çıktık. Bir müzisyenin hayatı gibiydi bu sokaklar... Semtin dik merdivenlerine ‘bana mısın’ demedi amca. Zirvede olmak iyi gelmiş olmalı. 50’den sonra gelen şöhreti konuştuk...
Fransa’ya vize alamayınca konsolosluk önünde eylem yaptı. Ardından da sokakta yıpranmış halde görüntülenince, “Salman’ın hali perişan” diye yazıldı, sonrası flu kaldı. “Nesi var” diye merak edip, çaldım kapısını...
Romanının ilk 80 sayfasını yayınevine götürüp, 250 bin sterlin avans aldığı günü unutamıyor. Ki, kitap çıktıktan sonra yayıncısını mahcup etmeyecekti. Sonrası bir iplik söküğü gibi zaten. Başarılar “inci gibi” dizildi ardı sıra…
Evlerinde ilk defa bir gazeteci ağırladıklarını öğrendiğimde, doğrusu rahatım bozuldu, nereye oturacağımı, elimi nereye koyacağımı bilemedim. Ama bu durum, sohbeti biraz daha uzatmama engel olmadı...
Gün gelip evrenin bir yerinde saklı kalmış güzel şarkıları dinleyemeyeceği için üzülen biri o… Bu nedenle son albümünü henüz duymadığı şarkılara, bir deli rüzgâra; en çok da ikisini ve her şeyi yaradana adamış Kıraç…
“Allah’ın belası” soruculardan Ayşe Arman ile buluştuk… Ama masanın üzerindeki kayıt cihazı bu defa bana ait, dolayısıyla sorular da…
Ne zaman ki Serdar Ortaç’a ‘ben adam olmam’, Emrah’a ‘dura dura’ isimli şarkıyı yazdı, canım sıkıldı, çaldım kapısını… Neyin var sevgili Aşkın Tuna?
Dolmabahçe’de buluşmak, ikimizi de iyi gelmişti… Konserden konsere koşmuş, Haluk Levent’i de geçerek Türkiye sınırları içerisinde en çok konser veren müzisyen olmuştu. Buna rağmen hala popüler değildi!
Bir Mahsun Kırmızıgül’ümüz vardı artık. “Alem buysa kral benim” dediği günden beri, hep birilerine dargın, kavgalı, küs. Tam türküler yükselişe geçmişken, ‘alelacele’ türkü albümü çıkarınca, eleştirileri okları bir kez daha ona döndü...
Bu kadar besteyi zihninde tutmayı beceren birinin “müzik benim yaşam biçimim” demesi gerekir ki, o da zaten öyle söylüyor. Bir tarza ait olmaktan daha çok, türküleri ve kendi şarkılarını seslendirmek istiyor Uğur Murathan...
Projeleriyle çocuğa, kadına, Anadolu’ya dokunan Prof. Hüsamettin Koçan bu defa bir rüyayı hayata geçiriyor... Koçan, düşlediği müzenin geleneğin kaybolmasına direnç gösterebilecek bir nokta olacağı görüşünde…
Sokakları ve evleriyle hep renkli kalabilen Kaleiçi için, bir derginin “eskimeyen gramafon” benzetmesini anımsıyorum : Yani ahir zamanların lirik baladları ile modern zamanların neşeli melodilerinin aynı anda çalınabildiği mekan...
Bir şeyin sonuna doğru gitmek nasıl bir duygu ise, Artvin’e yolculuk da öyle bir şey. Karadeniz’in haritadaki belirgin kıvrımlarını, aracınızın içinden dahi hissedebiliyorsunuz...
Yücel Arzen’le buluştuk Unkapanı’nın soğuk koridorlarında. “Zincirin son halkasıyım” diyen Arzen, “seni yaşlı cadaloz” dediği İstanbul’a 1988 yılında gelmiş. Ve “alacağın olsun İstanbul” demesi için 14 yıl geçmesi gerekmiş...
O, müzikseverleri seslerin kristal dünyasına götürmeden, yanına vardım. Onu Avrupa’ya taşıyan özel yasadan müzik hayatına, klasik müzik dinleyicisine bakışından sahnede yaşadıklarına pek çok merak ettiğimi sordum…
“Kitapçı Dükkanı’nı yazmasaydım, metrolarda koltuk döşemelerini kesen veya telefon kulübelerini tekmeleyen biri olabilirdim” dese de, inanmayın! Çünkü o öyle biri değil, sadece biraz öfkeli…
Gün Ağarmasa; bir dönem kendini dünyayı kurtarmaya adamış, o uğurda bedeller ödemiş, geri kalan yıllarında hayattaki yerini aramakla geçiren bir devrimcinin, hatta bir kuşağın hikayesi…
Önce bir kaç fırça darbesi, sonra cevap… Geniş açıdan bakmalar, ağırdan almalar derken; sohbetin ritmini yakalıyoruz sonunda…
‘Zor’ çıkış şarkısıydı, gerçekçi ve iç burkan tonlarıyla dillere dolandı. ‘Mavi’yi denizin derinliklerindeyken yazmıştı. Ki bu mümkün, çünkü o aynı zamanda bir dalgıç. ‘Efkârlı' ilk albümünde en beğenilen şarkı oldu. Ben ise en çok ‘Küçük Kız’ı sevmiştim…