Hayatının büyük bir bölümünü anlaşılamama, yalnızlık ve kaçınılmaz çelişkilerle yaşayan Tanpınar, önceleri radikal bir Batıcı iken, 1932 yılından sonra ‘’kendisi için tefsir ettiği’’ bir Şark’ta yaşamaya başladı...
Prof. Dr. Hüsamettin Koçan ile söyleşimizin ikinci bölümünde sanatın, sanatçının pandemi karşısında verdiği tepkiyi, edindiği ilhamı ve dijital alana sıkışmasını konuştuk. Ve tabi ki Baksı projesinin 20. Yılını, Anadolu’yu ve de ona adanan ödül projesini…
Küresel salgın; insanı, hayatı ve sanatı nasıl etkiledi? Mega projeler anlamsızlaştı mı? Yaşananlar geleceğe dair ipuçları veriyor mu? Merkezden kaçma eğilimi hızlanırken, insan nereye yol alacak? Sanatçı ve akademisyen Prof. Dr. Hüsamettin Koçan’a sordum…
Edebiyat tarihçileri “Çıkrıklar Durunca” adlı romanı gereksiz entrikalarla doldurulmuş varsayarak pek başarılı bulmaz. Oysa romanda estetik değerden çok, çıkrıkların yok olmasının nedenleri vardır. Benim de amacım zaten kitabı değil, çıkrığı ve de bir zamanlar dokuyan Anadolu’yu ele almak...
Cemal Süreya halk türkülerini sevmeyenlerin şair olamayacağını söyler; çünkü en neşeli şarkıların bile mutlaka hüzün taşıdığına, en acı türkülerin ise umut aşılayabileceğine inanır. Şairin bu yaklaşımından yola çıkarak, yazarlara müzik ile mesailerini sordum...
Hollywood filmlerinde sayısız örneklerini görünce, beyaz perdenin okuma alışkanlığımıza neler kazandırdığına baktım. Sinema kitap ilişkisine dair notlar tuttum. Topladıklarımı sinemanın “ağır işçisi” Giovanni Scognamillo ile de paylaştım... İşte "Kitapsız Yeşilçam"a varan o serüven...
Yazının intikamı diyordu yazar, yazının sonu diyordu! Okuyucu dediğimiz “insan türü”nün olması bu sona karşı bir garanti teşkil ederdi kuşkusuz. Peki dört dörtlük bir “okuyucu” olmak mümkün mü? Kimdir okuyucu?
Tüm hikaye 1964 yılında Balkan Festivali'nde Türkiye adına yarışan Tülay German’ın söylediği Burçak Tarlası ile başlıyor. Şarkı o kadar çok seviliyor ki, Türkçe şarkılar birden zirveye yükselip dönemin trendi oluyor...
Darbukatör Bayram’ın dramını hepimiz biliriz. ‘Sipalileri” toplamasına toplar da, hep en arkadadır... Bayram’ın dramını yaşamak istemeyen günümüz perküsyoncuları, yaptıkları müziği başka bir boyuta taşıyınca, bizim Bayram’a da gün doğmadı değil! O ki, sahnenin önüne geldiler, buluşup değişimi konuştum…
Büyükçekmece İstanbul’a girişte kervanların son konaklama yeridir; padişahın sarayda kimi kabul edip etmeyeceği haberi burada beklenir, gerekli gümrük ve sayım işleri burada yapılırmış. Zigetvar seferine çıkan Kanuni ve ordusu, ilk konaklamasını Büyük Çekmece’de yaptığında, yıl 1566’dır...
Kapalıçarşı’nın tüm renklerini bilseniz de; her defasında yine yeniden bir renge vurulur, sanki hayatınız boyunca bu bulduğunuz rengi arıyormuşçasına onu inceler, seyrine koyulursunuz… Bu gizemli labirentin, bir gün renklerini yitireceği, solup sararacağı, hatalara ve vefasızlıklara maruz kalacağı hangi renk tutkununun aklına gelebilirdi?
“Kapalıçarşı deyip de geçme, kapalı çarşı kapalı kutu.” Bu mısraları Orhan Veli, 1940’ta yazıyor. İşte bu kapalı kutu, kapılarını “şans” diye 1992’de açıyor Hakan Evin için; belki bir daha açılmamak üzere, belki de herkese açık bir halde...
Lisede okulu terk eder ve sevdiğine şiirler yazmaya başlar. Bu merak onu gazete satıcılığına kadar götürür. 1963 yılında Adana Halkevi'nde düzenlenen kompozisyon yarışmasında birincilik alınca, muhabirliğe yükselir ve hayatında yeni bir sayfa açılır...
Atlıyoruz emektar vosvosa, düşüyoruz yayla yollarına. Çıkmak değil bu, adeta bulutlara tırmanıyoruz! Artık zirvede sayılırız ve daha ötesi yok. Seyri doyumsuz bir mola bu. Bulutların üstünden dünyayı seyrediyoruz…
Bu dar sokaklar ve konaklar bana çok başka bir kentte olduğum hissini yaşatır. Güne kalenin sokaklarında başlamak, olan biteni fotoğraflamak, en sonunda da kuytu bir konak bahçesine sokulup günü tamamlamaktan daha keyifli ne olabilir ki!
Rüzgar ara sıra uğrayıp, Çukurova’nın bereketli topraklarının tozunu alıp uzaklaşıyor. Hava çok sıcak. Ve herkes bir an önce hasadını kaldırmanın peşinde. Arazide yaşanan heyecan ve telaş, kent merkezinde bayram neşesine dönüşüyor... Çünkü Osmaniye, fıstık festivaline hazırlanıyor...
Edebiyatta tek yönlü, tek kanallı beslenmeyi sona erdiren zahmetli uğraşın adı; çeviri. Çevre dünyayı anlamamıza yardımcı olan mucizevi bir katalizör o. Avantajları olduğu muhakkak, peki ya zorlukları?
Amerikan eğlence endüstrisine bakıldığında, öne çıkan yapıtların çocuklara yönelik olduğu açıkça görülüyor. Tüketim açısından çocuklar en iyi hedef kitle çünkü. Üstelik çocuğun etkilendiği şey büyüklerin de gündemine oturabiliyor...
Kaybedilen ilk savaş Mecmua-i Fünun’dur. Ahmet Hamdi Tanpınar; 48 sayı çıkabilen ilk Türkçe bilim dergisi için “Bu mecmua bizde, Büyük Fransız Ansiklopedisinin 18. asırdaki rolünü oynadı” der. Tanpınar’ın yorumuna “ne garip mukayese” diyerek ilk itiraz Cemil Meriç’ten gelir...
John Zerzan, insanın kendisini ve etrafındaki her şeyi yok etmekte sergilediği inanılmaz yaratıcılığı acımasız bir üslupla sorguluyor: “İnsan denilen canlı türü nasıl oldu da kendi yaşamını, dünyayı, hatta yavaş yavaş uzayı ve diğer gezegenleri cehenneme çeviren varlığa dönüştü!”
Karar vericiler “ne dediği anlaşılmıyor ama anlaşıldığı kadar artık” dedikçe, fonetik zehirlenme sokaktan ekrana taşınır oldu. Sizce de iki kelimeyi bir araya getiremeyenlerin hemen hemen her yerde kulak tırmalaması, sinir bozucu değil mi?
Önce Evliya Çelebi’yi Seyahatnamesini yazarken, Kanuni'yi Irak seferinin minyatür çizimini heyecanla beklerken düşünün. Sonra da tüm bu eserlerin tozlu ve nemli bir ortamda kolilere tıkıştırıldığını, üzerlerine yağmurla karışık kirli suların damladığını!..
Armutlu ve Etiler; aynı sokakta sabahları işyerini açarken selamlaşmayan iki esnaf gibi. Yürüyerek birkaç dakika içinde iki farklı dünyanın kapılarını aralayabiliyorsunuz. Armutlu’ya sessizlik ve belirsizlik hakimken, Etiler’de hayat hiç dinmiyor!
Arabesk, özgün müzik derken şimdi de zirveye Karadeniz müziği çıktı. Ama bu bildiğimiz Karadeniz müziği değil. Kimi yerel şiveyle pop söylüyor, kimi rock yapıyor… Varıp, Karadeniz müziğinin temsilcilerine sordum: Nasıl başladı bu trend? Kemençeye ne oldu?
Düzce’de sokakları arşınlıyorum. Yıkılmış binalardan dağılan toz bulutu fotoğrafa izin vermiyor. Derken kemani Ferdi geliyor. Keman, hüzünlü bir şehre, aynı duygularla hitap edebilecek bir enstrüman. Hadi çal Ferdi, birlikte acıları aralayalım...
Yaşadığınız bölgede alkışlarla açılmış bütün parkları yeniden bir gözden geçirin; havasını soluyarak, toprağın kokusunu anımsamaya çalışın! Ne bir serinlik hissedecek ne de bir koku alacaksınız! Çünkü bütün bunların hepsi suni denecek kadar uzak yeşile…
Göç konusu açıldığında, ilk konuşulan İstanbul’dur hep, bu değişmez… Kent akın akın gelen kalabalıklara yetmeyince zoraki genişleme dönemi başladı ve göz açıp kapayıncaya kadar Trakya'ya dayandı...
Dağın eteklerine serpilmiş onlarca restoran kara kara geleceklerinin ne olacağını düşünüyor. Zira; tünel açılır açılmaz, Bolu’nun aşçıları bölge sakinleriyle baş başa kalacak gibi…
Hanımlar sadece eğitmenlerden değil, bu teknikleri videolar aracılığıyla tüm dünyaya ulaştıran Amerikalı kadınlardan da öğreniyorlar. Ancak izlerken takılmadan edemiyorlar: Biz bu kadınlardan daha iyiyiz!
Gıcırtısı güzel günlerden kalma şarkıları mırıldanan ahşap bir merdivenle bir üst kata çıkarak; dinlenme ve yatak odasını inceliyorum… Bu mütevazi köşke Gazi'nin isteğiyle mutfak yapılmadığını sonradan öğreniyorum…